27 Ocak 2026 Salı

Risk Yönetimi Üzerine...


“Risk, Gelecekle Yapılan En Ciddi Anlaşmadır”

Risk analizi ne ifade ediyor?
 
Risk analizi yalnızca olası tehlikeleri hesaplamak değil, aynı zamanda insanın gelecekle kurduğu ilişkinin zihinsel bir haritasını çıkarmaktır. Risk, belirsizlikten doğar; analiz ise bu belirsizliği anlamlandırma çabasıdır. Bu nedenle risk analizi, teknik olduğu kadar felsefi bir disiplindir. Belirsizliğin hızla arttığı çağımızda, risk artık yalnızca hesaplanan bir ihtimal değil; insanın gelecekle kurduğu ilişkinin aynasıdır. Kurumlar, toplumlar ve bireyler tüm kararlarında görünmez risk haritaları üzerinde yürürken, bu haritaları okuyabilen uzmanlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuluyor.
 
Kurumlar neden risk analizine yeterince önem vermiyor?
 
Çünkü risk genellikle ancak gerçekleştiğinde fark edilir. Oysa risk analizi, krizi önceden görme sanatıdır. Kurumlar çoğu zaman kısa vadeli kazançlara odaklanırken uzun vadeli kırılganlıkları gözden kaçırır. Bu da sürdürülebilirliği zayıflatır. Mesela Challenger Uzay Mekiği Kazasında mavi yakalıların dikkat ve özenini beyaz yakalılar önemsemeyerek sağlıklı iletişim kurulamadığı için kaza yaşanmıştır. Oysa biraz dikkat ve sorgulama yeteneği ile sonuç bambaşka olabilirdi. Ayrıca Şili Maden Kazasında devlet kaçış odalarını düşünmüş, gerçekten hayat kurtarması için en iyi şekilde inşa etmiştir. Ne var ki kaçış odası ile iletişim kurma noktası gözden kaçırılmıştır.  Sorgulama ve dikkat önemsenmemiştir. Uluslararası kurtarma operasyonu sonucu yorucu ve uzun bir kurtarma süresi neticesi madenciler kurtarılmıştır. Oysa tatbikat ve sorgulama yapılmış olsa idi risk analizi ve iletişimin ne kadar önemli olduğu görülecek ve ona göre aksiyon alınacaktı. 
 
Risk analizinde insan faktörü ne kadar belirleyicidir?
 
Belirleyici unsurların başında gelir insan faktörü. En iyi sistemler bile yanlış insan kararlarıyla çökebilir. Aynı şekilde zayıf sistemler, doğru insan refleksiyle ayakta kalabilir. Bu nedenle risk analizi, insan psikolojisini, etik değerleri ve davranış biçimlerini mutlaka hesaba katmalıdır. Örneğin Titanik, bir dizi ihmal neticesinde felaket yaşamıştır. Başarılı insanların en büyük laneti geçmiş başarılarıdır. Kaptan Smith’in “Adriatic” transatlantiği ilk sefer dönüşü sırasında basına verdiği demeçte: “En İyisini Ümit Et ama En Kötüsüne Hazırlan!” ifadesini kullanmaktadır. Bu ifadeyi kullanmakla beraber en kötüsüne bir hazırlığı bulunmamaktadır. İyi yöneticiler kendi eksiklerini tamamlayabilecek olanlarla çalışır. Çünkü geçmiş başarılarına sığınmış ve üst düzey reklamı yapılan gemiye güvenmiştir. Dolayısıyla Titanik kaptan ve çalışanları şayet yapılan bu reklamdan müşteriler kadar etkilenmeseydi bu felaket yaşanmayabilirdi. Mimar malzemeyi uygun seçer, kaptan her tür ihtimali düşünüp ona göre hazırlık yapar, telsiz operatörü işini sağduyu ile yapar ve önemsenen risk analizi sonucunda durum farklı olurdu. Bu, önce birey gelişimi ardından kurum ve toplum gelişimini sağlayarak insanlığa değer katacaktır. Tüm bu süreçlerin yönetimi için insan unsurunun önemi aşikârdır.
 
Risk yalnızca tehdit midir, yoksa fırsat da olabilir mi?  
 
Risk aynı zamanda fırsattır. Değişim her zaman risklidir ama gelişim de oradan doğar. Önemli olan riski inkâr etmek değil, onu yönetebilmektir. Dönüşümü ancak riskle yüzleşebilen kurum ve bireyler yönetebilir.
 
Türkiye’de risk analizi bilinci hangi aşamada?
 
Gelişme sürecinde diyebilirim. Teknik altyapı ilerliyor ancak kültürel altyapı henüz yeterince yerleşmiş değil. Risk analizi hâlâ çoğu yerde formalite olarak görülüyor. Oysa bu alan, stratejik karar mekanizmasının merkezinde olmalı ki amacına erişebilsin.
 
Afet, denetim ve sosyal alanlarda risk analizi nasıl bir rol oynuyor?

Bu alanlarda risk analizi, doğrudan insan hayatını ilgilendirir. Afetlerde zaman, denetimde güven, sosyal alanlarda ise adalet belirleyicidir. Risk analizi bu üç kavramın ortak zeminde buluşmasını sağlar.
 
 Risk analizinde en sık yapılan hata nedir?
 
Geçmişe bakarak geleceği birebir kopyalayabileceğimizi sanmaktır. Oysa dünya sürekli değişiyor. Risk analizinin en büyük hatası statik düşünmektir. Oysa risk dinamik bir süreçtir.
 
Risk analiz için gençlere ne önerirsin?
 
Sadece sayılarla değil, insanla da ilgilensinler. Psikoloji, sosyoloji, etik ve felsefe okumadan iyi bir risk analisti olunamaz. Çünkü risk, yalnızca tabloda değil, insanın zihninde doğar. Hatta tüm mesleklerin temelidir bu kavramlar.  
 
Risk analizi ile etik arasında nasıl bir ilişki vardır?
 
Risk analizi etik olmadan yalnızca hesap olur. Etik ise risk analizine vicdan kazandırır. Bir kararın teknik olarak doğru olması, ahlaki olarak doğru olduğu anlamına gelmez. Bu ayrımı görebilmek çok önemlidir.
 
Gelecek için en büyük risk snedir?
 
Düşünmeden karar vermeye alışmak. Teknoloji hızlandıkça insan refleksi yavaşlıyor. En büyük risk, sorgulamayan insan modelidir. Çok etkilendiğim bir öykü var. Danimarka Masalını filme çekmek isteyen yönetmen, oyuncu yerine yurtta kalan çocukları seçmiş. Daha önce hiç görmediği bir ortamı deneyimleyen çocukların ufku genişlemiş ve neyi başarabildiklerini görmüşlerdir. Bu da sorgulama yeteneklerini geliştirdiği için hepsi bulunduğu işte en iyi olmuş. Sorgulamalar neticesinde bireyin doğru bildiği yanlış ve önyargıları açığa çıkararak hayat görüşünün çözümlemesine destek olmak mühimdir.  Kısaca krizlerin önlenebilmesi, kriz anında aksiyon alınabilmesi iletişimi etkin kullanabilmekle mümkündür. İletişimi etkin kullanmak sağduyulu olmakla mümkündür. Hayata bakış açışı, öngörü, sorgulama, yetinmeme, risk yönetiminde başarılı olmak için oldukça mühimdir. 
 
Beni motive eden temel duygu nedir?
 
İnsanın zarar görmesini önleyebilme ihtimalidir. Eğer bir analiz, bir hayatı, bir kurumu, bir geleceği koruyabiliyorsa, tüm emek anlam kazanıyor. Mesela yakın zamanda şahit olduğumuz otel yangını. Hızlı aksiyon alınamadı. Üstelik çok basit yöntemlerle bir kişinin bile burnu kanamadan atlatılabilecek bir süreç göz göre göre krize döndü ve onlarca cana mezar oldu.
 
Riskten korkmayın. Ama onu görmezden de gelmeyin. Çünkü risk, fark edildiğinde güçsüzleşir; inkâr edildiğinde büyür. Belirsizlik çağında insan, kurum ve toplum için risk kavramını yalnızca bir tehdit değil, aynı zamanda bilinçli bir dönüşüm aracı olarak ele almalıyız. Risk analizi yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda bir sorumluluk bilinci olduğunu açıkça ortaya koymalıyız. Onun yaklaşımında risk; korkulacak bir olgu değil, doğru okunduğunda insanı ve kurumları güçlendiren bir farkındalık alanı olarak karşımıza çıkıyor. Gelecek, yalnızca planlanan değil; aynı zamanda doğru sorular sorularak inşa edilendir. Risk analizi ise bu soruların cesaretle sorulabilmesini mümkün kılan en önemli araçlardan biridir. Risk; insanın düşünme, sorumluluk alma ve geleceğe bilinçle yürüme cesareti üzerine de güçlü bir çağrıdır. 

26 Ocak 2026 Pazartesi

Liberal İtiraflar


Davos’un karlı tepeleri bu yıl sadece coğrafi bir soğukluğa değil, otuz yıldır dünyayı yöneten zihniyetin buz kesen itiraflarına sahne oldu. 2026 yılının bu ilk büyük buluşması, tarihe “pembe yalanların sonu” olarak geçecek. Zirvenin en sarsıcı anı, kuşkusuz Kanada Başbakanı Mark Carney’in kürsüye çıkıp, o güne kadar “kutsal bir metin” gibi savunulan uluslararası düzenin aslında ne kadar kurgusal olduğunu dile getirmesiydi. Carney’in sözleri, bir siyasetçinin ağzından dökülen alelade cümleler değil, bizzat sistemin mimarlarından birinin “Maske düştü, oyun bitti” demesiydi.

“Hoş Bir Kurgu”nun Sonu

Mark Carney, Davos’ta yaptığı o tarihi konuşmada, yıllardır dilimizden düşürmediğimiz “kurallara dayalı uluslararası düzen” (rules-based order) kavramını “hoş bir kurgu” olarak nitelendirdi. Carney’e göre Batı dünyası, bu düzeni gerçekten inandığı için değil, sadece kendi çıkarlarını koruduğu ve rakiplerini dizginlediği sürece bir “performans” olarak sergiledi. Bu itiraf, aslında devasa bir ikiyüzlülüğün tesciliydi. Liberalizm ve demokrasi, evrensel değerler olmaktan çıkarılıp, sadece güçlülerin elindeki birer kullanışlı araca dönüştürülmüştü.

Carney bu durumu açıklarken Vaclav Havel’in meşhur “manav” örneğine atıfta bulundu. Hatırlarsınız; o manav, dükkanının camına rejime inandığı için değil, sadece başı ağrımasın ve sistemin bir parçası görünsün diye afiş asardı. Carney’e göre dünya liderleri de yıllardır “serbest ticaret” ve “demokrasi” afişlerini dükkanlarına asıp durdular. Ancak dükkanın arkasında herkes kendi korumacı duvarlarını örüyor, kendi ulusal devlerini kayırıyor ve rakiplerine karşı ekonomik pusular kuruyordu. Bugün bu tiyatronun perdesi kapandı; çünkü artık afiş asmak bile kimseyi kurtarmıyor.

Güç Oyununda “Efendisiz Ev” Tuzağı

Peki, neden şimdi? Neden bu itiraflar 2026 yılında, Davos’un orta yerinde yapılıyor? Cevap, güç dengelerindeki o devasa kaymada gizli. Dünyayı çekip çeviren, kuralları koyan ve gerektiğinde sopayı gösteren bir “ev sahibi” (yani mutlak bir hegemon) kalmadığında, evin içindeki herkes birbirine şüpheyle bakmaya başlar. Siyaset biliminde buna “Kindleberger Tuzağı” denir: Eski gücün artık liderlik edemediği, yeni güçlerin ise henüz bu sorumluluğu (ve maliyeti) üstlenmek istemediği o tehlikeli boşluk.

Donald Trump’ın Davos 2026’daki o meşhur transaksiyonel (al-verci) yaklaşımı, Carney’in itiraflarının diğer yüzüdür. Trump, “Biz artık kimsenin polisliğini yapmayacağız, kimsenin bedava korumalığını üstlenmeyeceğiz” derken aslında Carney ile aynı şeyi söylüyor: “Artık maske takmaya gerek yok, sadece çıkar konuşur.” Bu yeni dünyada müttefiklik bir “değer ortaklığı” değil, bir “iş ortaklığı”dır. Eğer ortağınız size artık kar getirmiyorsa, onu bir gecede terk edebilirsiniz.

“Benim Pastam Seninkinden Büyük Olacak”

Liberalizm bize yıllarca “pastayı beraber büyütelim, herkesin dilimi artsın” masalını anlattı. Buna “mutlak kazanç” deniyordu. Ancak bugünkü küresel tablo, bu masalın yerine çok daha sert bir kuralı getirdi: Nisbi Kazanç. Artık mesele pastanın büyümesi değil, “Benim dilimim seninkinden daha mı büyük?” sorusudur.

Eskiden “nerede ucuzsa orada üretelim” diyen dev şirketler ve devletler, şimdi “kim daha güvenliyse ve kim bize daha çok itaat ediyorsa oraya gidelim” (friend-shoring) diyorlar. Avrupa Birliği’nin “stratejik özerklik” adı altında kendi içine kapanması, Çin’in kendi teknolojik eko-sistemini kurması ve ABD’nin gümrük duvarlarını birer kalkan gibi kullanması, serbest piyasanın tabutuna çakılan son çivilerdir. Ekonomi artık sadece para kazanma sanatı değil, jeopolitik bir cephaneliktir. Mikroçipler, nadir toprak elementleri ve enerji hatları artık birer refah aracı değil, birer füze kadar etkili silahlar haline gelmiştir.

Toplumsal İsyan ve “Demir Yumruk”un Dönüşü

Zirvede yapay zeka ve derinleşen eşitsizlik üzerine yapılan tartışmalar, aslında derinlerde kaynayan toplumsal bir öfkenin itirafıydı. Kontrolsüz küreselleşme, orta sınıfları eritirken bir avuç azınlığı devasa zenginliklere boğdu. Şimdi ise toplumlar, bu “vahşi piyasaya” karşı devleti ve onun korumacı gücünü geri çağırıyor. İnsanlar artık daha fazla “verimlilik” değil, daha fazla “güvenlik” istiyor.

Bu durum, liberalizmin o “görünmez el”inin yerini devletin “demir yumruğuna” bırakmasıyla sonuçlanıyor. Davos 2026’da konuşulan “sosyal sözleşmenin yenilenmesi” vaatleri, aslında halkın bu yükselen öfkesini yatıştırma ve sistemi ayakta tutma çabasıdır. Ancak Carney’in itiraf ettiği gibi, sistemin temelleri bir kez sarsıldığında, sadece söylemlerle o yapıyı ayakta tutmak imkansızdır.

Sonuç: Gerçekçiliğin Soğuk Duşu

Davos 2026, tarihin “sonuna” değil, tam aksine tarihin en çıplak ve en sert haline geri döndüğümüzün tescilidir. Artık “demokrasi” veya “insan hakları” gibi kavramlar, uluslararası müzakere masalarında sadece birer fiyat etiketi veya pazarlık kozu olarak kullanılıyor. Carney ve benzerlerinin itirafları, bize bir dönemin kapandığını ve “Çok Kutuplu İşlemcilik” (Multipolar Transactionalism) döneminin başladığını fısıldıyor.

Bu yeni düzende ayakta kalmak için romantik hayallerden arınmak ve jeopolitik gerçekliğin o sert zeminine ayak basmak şart. 2026, dünyanın artık sadece “güç” diliyle konuştuğu bir yıl olacak. Ve bu dilde, sadece kendi kalesini kurabilenler ve çıkarını en sert şekilde savunanlar hayatta kalacak.

25 Ocak 2026 Pazar

Maden Sahalarında Rehabilitasyon Yönetmeliği


23.01.2026 tarihli, 33146 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş olan Maden Sahalarında Rehabilitasyon Yönetmeliği'nin Özetini aşağıda bulabilirsiniz.

1. Amaç ve Kapsam

Yönetmeliğin amacı, madencilik faaliyetleri sonucu bozulan veya topoğrafyası değişen sahalarda rehabilitasyon çalışmalarının, bu çalışmalarla ilgili rehabilitasyon bedeli işlemleri ve projelerin yürütülmesine ilişkin usul ve esasları belirlemektir. 

Kapsamı:

Rehabilitasyon çalışmaları ve projeleri,

Bedellerin tahakkuku, tahsili, nemalandırılması ve iadesi,

Koordinasyon, yetki ve yükümlülüklerdir. 

2. Temel Tanımlar

Yönetmelikte önemli bazı tanımlar yer alır:

Rehabilitasyon: Bozulan arazinin güvenli, düzenli hale getirilmesi ve doğaya yeniden kazandırılmasıdır.

Rehabilitasyon bedeli: Madencilik faaliyeti için yatırılması gereken zorunlu mali yükümlülüktür.

Nemalandırma: Rehabilitasyon bedelinin faiz getirisi ile değerlendirilmesidir. 

3. Rehabilitasyon Projesi ve Uygulama

Rehabilitasyon çalışmaları madencilik faaliyetiyle eş zamanlı başlar ve faaliyetin sona ermesinden sonra tamamlanır. 

Rehabilitasyon için proje hazırlanması zorunludur ve proje Genel Müdürlük onayı olmadan uygulama yapılamaz. 

Özel çevre koruma bölgelerinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı onayı da gerekebilir. 

4. Rehabilitasyon Bedelinin İşleyişi

Rehabilitasyon bedelinin tahakkuku ve ödenmesi:

Her yıl Ocak ayının başında rehabilitasyon bedeli tahakkuk ettirilir.

Bedelin yıl sonuna kadar yatırılması zorunludur. 

Nemalandırma:

Yatırılan rehabilitasyon bedeli bankada faiz getirisiyle değerlendirilir.

Bu gelir yalnızca rehabilitasyon çalışmalarında kullanılabilir. 

5. Bedelin İadesi ve Yükümlülükler

İade:

Rehabilitasyon yükümlülüğü tamamen yerine getirilen ruhsatlara, ödenen rehabilitasyon bedeli iade edilebilir.

Kısmen yapılanlarda ise geri ödeme, yapılan iş oranında hesaplanır. 

Yükümlülük yerine getirilmezse:

Orman alanlarında ilgili orman idaresi,

Diğer alanlarda il özel idareleri veya YİKOB gibi kurumlar tarafından rehabilitasyon yapılabilir. Rehabilitasyon sonrası saha, Orman Genel Müdürlüğü’ne teslim edilir. 

6. Denetim ve Uygulama

Rehabilitasyon çalışmaları Genel Müdürlük tarafından periyodik olarak denetlenir.

Gerekirse Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı temsilcileri de denetimlere katılabilir. 

7. Diğer Önemli Hükümler

Eski mevzuatla alınmış çevre/uyum bedelleri ve teminatlar yeni sisteme aktarılır. Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce başlanan rehabilitasyonlarda, yeni hükümler genellikle uygulanmaz. 

Ne ile ilgili? Madencilik sonrası bozulan arazinin doğaya kazandırılması
Başlangıç zamanı Madencilik faaliyeti ile eş zamanlı
Proje zorunluluğu Evet – Genel Müdürlük onayı gereklidir
Bedel Yıllık tahakkuk – yatırım – nemalandırma – iade
Denetim Periyodik olarak yapılır
Uygulama Ruhsat sahibi veya idare tarafından yürütülür.

Maden Sahalarında Rehabilitasyon Yönetmeliği, madencilik faaliyetleri nedeniyle bozulan veya topoğrafyası değişen alanların çevreye ve topluma yeniden kazandırılmasını amaçlar. Yönetmelik uyarınca rehabilitasyon çalışmaları, madencilik faaliyetleriyle eş zamanlı olarak başlatılır ve faaliyet sona erdikten sonra tamamlanır. Ruhsat sahipleri, Genel Müdürlük onaylı bir rehabilitasyon projesi hazırlamakla ve her yıl belirlenen rehabilitasyon bedelini yatırmakla yükümlüdür. Yatırılan bedeller nemalandırılarak yalnızca rehabilitasyon çalışmalarında kullanılır. Rehabilitasyon yükümlülüklerinin eksiksiz yerine getirilmesi hâlinde, yatırılan bedeller kısmen veya tamamen iade edilebilir. Yükümlülüklerin yerine getirilmemesi durumunda ise rehabilitasyon çalışmaları ilgili kamu kurumları tarafından yapılarak masraflar ruhsat sahibinden tahsil edilir. Rehabilitasyon faaliyetleri, Genel Müdürlük ve ilgili kurumlar tarafından denetlenir.

ÇED / Çevre Yönetimi Bakış Açısıyla Yorum
Bu yönetmelik, ÇED sürecinin sadece proje öncesi değil, proje sonrası aşamasını da güçlendiren bir düzenlemedir. Rehabilitasyonun faaliyetle eş zamanlı başlatılması, çevresel zararların birikmesini önler. Rehabilitasyon bedelinin önceden alınması ise “kirleten öder” ilkesinin somut bir uygulamasıdır. Böylece, işletmenin faaliyeti sonlandırması veya terk etmesi hâlinde dahi çevrenin kaderi belirsizliğe bırakılmamaktadır. Yönetmelik, sürdürülebilir madencilik anlayışının çevre yönetimi boyutunu güçlendirmektedir.

Maden Sahalarında Rehabilitasyon Yönetmeliği, madencilik faaliyetleri sonucunda çevresel bütünlüğü bozulan alanların güvenli, düzenli ve çevreyle uyumlu bir biçimde yeniden kazanılmasını hedeflemektedir. Yönetmelik kapsamında rehabilitasyon çalışmaları, madencilik faaliyetleriyle eş zamanlı olarak başlatılmakta ve ruhsat süresinin sona ermesiyle tamamlanmaktadır. Ruhsat sahipleri, idarece onaylanmış bir rehabilitasyon projesi hazırlamak ve her yıl belirlenen rehabilitasyon bedelini yatırmakla yükümlüdür. Bu bedeller nemalandırılarak yalnızca rehabilitasyon faaliyetlerinde kullanılmakta, yükümlülüklerin yerine getirilmesi hâlinde ruhsat sahibine iade edilebilmektedir. Aksi hâlde rehabilitasyon çalışmaları kamu kurumları tarafından gerçekleştirilerek maliyetler ilgilisinden tahsil edilmektedir. Yönetmelik, çevrenin korunması ile madencilik faaliyetleri arasında denge kurulmasını amaçlayan önemli bir çevre hukuku düzenlemesi niteliğindedir.

Maden Sahalarında Rehabilitasyon Yönetmeliğinin İncelenmesi

Madencilik faaliyetleri, ekonomik katkılarının yanında çevre üzerinde önemli fiziksel ve ekolojik etkilere yol açmaktadır. Bu etkilerin kontrol altına alınması ve faaliyet sonrası alanların yeniden kullanılabilir hâle getirilmesi amacıyla Maden Sahalarında Rehabilitasyon Yönetmeliği yürürlüğe konulmuştur.

Yönetmelik, madencilik faaliyetleri sonucunda bozulan veya topoğrafyası değişen sahaların rehabilitasyonuna ilişkin usul ve esasları düzenlemektedir. Rehabilitasyon projeleri, bedelleri, denetim süreçleri ve yükümlülükler yönetmelik kapsamındadır.

Ruhsat sahipleri, madencilik faaliyetleriyle uyumlu bir rehabilitasyon projesi hazırlamakla yükümlüdür. Rehabilitasyon çalışmaları faaliyetin başlamasıyla eş zamanlı yürütülür ve faaliyetin sona ermesi sonrasında tamamlanır.

Her yıl tahakkuk ettirilen rehabilitasyon bedeli, kamu güvencesi altında nemalandırılarak saklanır. Bedel yalnızca rehabilitasyon amacıyla kullanılır ve yükümlülüklerin yerine getirilmesi hâlinde ruhsat sahibine iade edilir.

Yönetmelik, çevrenin korunması ile madencilik faaliyetlerinin sürdürülebilirliği arasında denge kuran önemli bir çevre hukuku düzenlemesidir.

Maden Sahalarında Rehabilitasyon Yönetmeliğini amaç, uygulama ve yaptırımlar açısından değerlendirirsek,

Maden Sahalarında Rehabilitasyon Yönetmeliği, madencilik faaliyetleri sonucunda bozulan alanların çevreye yeniden kazandırılmasını amaçlamaktadır. Yönetmelik kapsamında rehabilitasyon çalışmaları faaliyetin başlamasıyla eş zamanlı yürütülmekte, ruhsat sahipleri rehabilitasyon projesi hazırlamak ve rehabilitasyon bedelini yatırmakla yükümlü tutulmaktadır. Yükümlülüklerin yerine getirilmemesi hâlinde rehabilitasyon çalışmaları kamu kurumları tarafından yapılarak masraflar ilgilisinden tahsil edilmektedir. Bu yönüyle yönetmelik, çevre koruma ve kamu yararı ilkelerini güçlendirmektedir.

Maden Sahalarında Rehabilitasyon Yönetmeliği, çevre hukukunda önleyici ve telafi edici mekanizmaları bir arada barındıran modern bir düzenlemedir. Rehabilitasyon bedelinin faaliyet süresince tahsil edilmesi, terk edilmiş maden sahaları sorununu azaltmayı hedeflemektedir. Bu yönüyle yönetmelik, “kirleten öder” ilkesinin somut bir yansımasıdır. Ancak uygulamada denetim mekanizmalarının etkinliği, yönetmeliğin başarısını doğrudan etkilemektedir.

“Yönetmelik, sürdürülebilir madencilik anlayışının hukuki altyapısını güçlendirmektedir.”

“Rehabilitasyon bedeli sistemi, çevresel risklerin kamuya yüklenmesini önlemektedir.”



20 Ocak 2026 Salı

 

31.01.2026 tarihi itibariyle; Kurulu güç 123.091 MW oldu. Santral Sayısı: 41.067 adet oldu. 31 Temmuz 2024 ile 31 Ocak 2026 tarihleri arasında toplam 13.021 adet santral devreye girmiştir. Yine aynı tarihler arasında kurulu güçte 11.541 MW artış kaydedildi. 01.01.2025 tarihinden bu yana kurulu güç değerinde 7.431 MW artış kaydedildi. Yine aynı ay içinde 31.01.2026 tarihi itibariyle, üretilen elektrik enerjisinin kaynaklara göre dağılımı ise şöyle oluşmuştur.

      1- Hidrolik kaynaklı elektrik enerjisi üretim (Akarsu ve Baraj Tipi Santrallerde) %13,16,

    2- Kömür kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Linyit, İthal Kömür, Asfaltit ve Taşkömürü Santrallerde) %34,16,

     3- Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Güneş, Rüzgar, Jeotermal, Biyokütle ve Atık Isı Santrallerde) %27,35,

   4- Doğalgaz ve fuel-oil kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Doğalgaz ve fuel-oil (İthal kaynaklı) %25,33,

    Özetle; Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi %40,51, fosil yakıtlı kaynaklı elektrik enerjisi üretimi ise %59,49 oldu.

Kaynak: TEİAŞ

12 Ocak 2026 Pazartesi

Hayatın temeli olarak insan hakları

 

Bütün medeniyetin ve insanlığın temeli, insan haklarıdır. İnsan hakları olmadan özgürlük, barış ve adaletin olması mümkün değildir. Barışın olması için gerekli olan adalettir. Adaletin gerçekleşmesi için insan haklarına saygı duyulması gerekmektedir. İnsan haklarının ihlal edildiği ve çiğnendiği yerlerde barış, demokrasi, hukuk ve özgürlük var olmaz.

Popülizmin, ırkçılığın, fanatizmin, bedeviliğin, despotizmin, kabileciliğin yaygınlaştığı ve etkili olduğu günümüzde insan hakları asli gündem olarak konuşulmamakta, tartışılmamakta ve insan hakları konusundaki farkındalık her geçen gün kaybolmaktadır. İnsan hakları gündemden düştükçe, insanlık insanlığını yitirmekte ve canavarlaşmaktadır. İnsan hakları bilincini ve pratiğini insanlık kaybettikçe, birbirine karşı ahlaksız, sorumsuz ve ilgisiz davranan tehlikeli yığınlara dönüşmektedir. Hiçbir şey, insan hakları bilincini kaybetmiş yığınlardan daha tehlikeli değildir. İnsan hakları gündemden düştükçe ahlaksız ve sorumsuz yığınlar, birbirleriyle çatışmakta ve savaşmaktadırlar. Barışın ve adaletin sağlanması için yeniden insan olmak için insan haklarına dönmemiz gerekmektedir. Geçmişin hiçbir şeyine dönmeye ihtiyaç yoktur. Köhnemiş kaynaklara ve kalıplara dönmeye ihtiyaç yoktur. Öze dönüş adı altında köhnemiş geçmişin fosillerini canlandırmaya gerek yoktur. Barışın, adaletin, demokrasinin ve özgürlüğün var edilmesi için dönülmesi gereken tek kaynak, insan haklarıdır.

İnsan olmanın derinliğini, ancak insan haklarında keşfedebiliriz. Her insanın özgür doğduğunu, onur ve haklar açısından eşit olduğunu insan hakları doktrini bize söylemektedir. İnsan, hiçbir doğmaya, kimliğe, milliyete, kültüre, ideolojiye bağlı olarak doğmamaktadır. Her birey, insan haklarıyla donanmış bir şekilde doğmaktadır. Her insanın doğal olarak sahip olduğu tek şey, insan hakları, onuru ve özgürlüğüdür. İnsan hakları, onuru ve özgürlüğü dışında kalan her şey, yapaydır, yüzeyseldir ve sonradan kişiye giydirilen dayatmalardır. İnsan hakları, insana insan olma bilinci, vicdanı ve aklı kazandırmaktadır. Aklını ve vicdanını insan hakları çerçevesinde kullanan, geliştiren ve besleyen birey, bütün insanlığa ailesi olarak bakmakta, bütün insanların kendi akrabaları, kardeşleri, arkadaşları ve yoldaşları olduğunu fark etme olgunluğuna ulaşabilmektedir. Büyük insanlığı var eden temel kaynak, insan haklarıdır. İnsan olmanın ölçüsü insan haklarına saygı göstermek ve uymaktır. Doğmalar, ideolojiler, kültürler, cinsiyetler, kimlikler, renkler, kabileler, insanları birbirine üstün yapmamaktadır. İnsan olmanın tek ölçüsü, akılla ve vicdanla insan haklarına uyulup uyulmadığıdır. İnsan her şeyin ölçüsü olduğu gibi, insan olmanın ölçüsü de insan haklarıdır. Her şeyin ölçüsü insandır. İnsan olmanın ölçüsü de insan haklarıdır.

İnsan hakları, insanın ahlaki, akıllı, manevi, sosyal ve ekolojik bir varlık olduğu gerçeğini tanımaktadır. Ahlakı doğmalara indirgeyen, aklı körleştiren, insana ve doğaya karşı manevi bir hassasiyet içinde olmayan, diğer canlılarla hiçbir bağı olmadığı şeklinde bir körlük içinde boğulan, diğer insanlarla ve canlılarla ben-sen ilişkisi bağlamında muhatap olarak yüzyüze gelmeyen kişilerin ve yığınların insan haklarına saygı duymaları mümkün değildir. İnsan olmak, insan haklarına ve onuruna saygı göstermek demektir.

Küresel Belirsizlik Dönemi

 

İnsanlık tarihi, doğrusal bir çizgiden ziyade, büyük kırılmalarla şekillenen döngüsel bir süreçtir. Bugün, Venezuela’dan Tayvan Boğazı’na, Kuzey Kutbu’ndan Afrika’nın Sahel kuşağına kadar uzanan çatışma haritasına baktığımızda, tekil krizleri değil, küresel sistemin “çoklu organ yetmezliğini” izliyoruz. İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin “Eskisi ölüyor, yenisi doğamıyor; bu alacakaranlıkta canavarlar türüyor” sözü, 2026 dünyasını en iyi özetleyen teşhistir. 1990’ların başında kurulan ve “Washington Uzlaşısı” olarak bilinen liberal düzenin tabutuna son çiviler çakılırken, dünya “Hukukun Üstünlüğü”nden “Kaba Gücün Hakimiyeti”ne evrilmiştir.

Yeni Amerikan Doktrini: “Devleti Yıkma, Lideri Al”

Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerika Birleşik Devletleri, rejim değişikliklerini “demokrasi ihracı” adı altında, uzun süreli askeri işgallerle veya toplumsal hareketleri tetikleyerek yapardı. Ancak ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’ya yönelik son hamlesi (önce uçağına el koyma, ardından doğrudan şahsını hedef alan o ani operasyon), uluslararası ilişkilerde “Devlet Egemenliği” kavramının fiilen bittiği bir milattır.

Artık “Maduro Doktrini” olarak adlandırabileceğimiz bu yeni strateji; maliyetli ve uzun süren kara savaşları yerine, doğrudan karar verici tepe noktayı (lideri) cerrahi bir operasyonla “paketlemeyi” veya yok etmeyi öngörüyor. Bu durum, Tahran yönetimi için “kırmızı alarm” anlamına gelmektedir. İran-İsrail gerilimi ve içerideki toplumsal fay hatları düşünüldüğünde, Washington’un İran stratejisi artık Irak’taki gibi topyekûn bir işgal değil; Hamaney sonrası geçiş sürecini manipüle etmek veya Devrim Muhafızları komuta kademesine yönelik “başsız bırakma” saldırıları düzenlemektir. Bir devlet başkanının 2-3 saat içinde bulunduğu yerden “alınabildiği” bir dünyada, hiçbir lider klasik diplomatik dokunulmazlık zırhına güvenemez.

Jeopolitik Kırılma: Dondurulmuş Çatışmaların Çözülmesi

ABD’nin bu saldırgan tutumu, diğer cephelerdeki çatışmaları da tetiklemiştir. Rusya-Ukrayna savaşı, sadece bir toprak kavgası değil, “Alaska’da Yeni Yalta” tezinin, yani dünyanın nüfuz alanlarına bölünmesinin kanlı bir provasıdır. Batı dünyası bütün dikkatini Ukrayna’ya verirken yaşadığı odak kaybı, Güney Kafkasya’da Azerbaycan’ın, Suriye’de ise Türkiye’nin kendi göbeğini kesmesine olanak tanımıştır.

Türkiye’nin Suriye’de terör örgütü YPG’ye yönelik operasyonları ve Irak ile geliştirdiği “Kalkınma Yolu” projesi, güney sınırında bir “garnizon devleti” kurulmasını engelleme ve terör koridorunu parçalama stratejisidir. Avrupa Birliği’nin İngiltere’nin ayrılışı (Brexit) sonrası yaşadığı vizyon kaybı ve pasifliği, Avrupa’yı ABD’nin jeopolitik bir aracına dönüştürmüş, bu da Türkiye gibi bölgesel güçlerin “stratejik özerklik” arayışını haklı çıkarmıştır. Hindistan-Pakistan gerilimi ve İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım karşısında Birleşmiş Milletler gibi kurumların iflası, dünyayı “gücü yetenin kural koyduğu” bir kaosa sürüklemiştir.

Koridorlar Savaşı: Ticaretin Siyasallaşması

Savaşlar artık sadece cephede değil, ticaret rotalarında sürdürülmektedir. Çin’in küresel kuşatmayı yarmak için geliştirdiği “Kuşak ve Yol” projesine karşı, Batı’nın “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridorunu” dayatması bir tesadüf değildi. Ancak Gazze savaşı bu projeyi şimdilik rafa kaldırdı. Tam bu noktada Türkiye’nin “Bizsiz oyun kurulamaz” diyerek masaya koyduğu Kalkınma Yolu ve “Enerji Merkezi” olma girişimi, Ankara’yı Doğu-Batı arasında basit bir köprüden, küresel bir dağıtım üssüne dönüştürme hamlesidir.

Rekabet kuzeye de sıçramıştır. Küresel ısınma ile eriyen buzullar, Kuzey Kutbu’nu yeni bir Süveyş Kanalı haline getirmiştir. Trump’ın zamanındaki “Grönland’ı satın alalım” çıkışı bir şaka değil, nadir toprak elementleri ve yeni ticaret rotasının kontrolü için stratejik bir hamleydi. Bugün Kanada, Rusya ve ABD arasındaki “Buzkıran Gemisi Savaşları”, geleceğin lojistiğini kimin yöneteceği kavgasıdır.

Teknoloji Derebeyliği ve Kaynak Savaşları

Savaşın en sessiz ama en ölümcül cephesi teknolojidir. “Çip Savaşları”, 21. Yüzyılın petrol krizidir. Tayvan, dünyanın en gelişmiş yarı iletkenlerini ürettiği için küresel bir rehine durumundadır. Çin’in Tayvan’ı ilhakı, Batı sanayisinin felci demektir; ABD’nin teknoloji ambargosu ise Çin’in yükselişini durdurma çabasıdır.

Afrika’daki sömürge karşıtı darbeler (Mali, Nijer, Burkina Faso) de bu denklemden bağımsız değildir. Batı’nın yüzyıllardır sömürdüğü kaynaklara (uranyum, altın) Rusya ve Çin’in “egemenlik ve güvenlik” vaadiyle girmesi, kıtada Fransa ve ABD hakimiyetini bitirmiştir. BRICS+ grubunun genişlemesi, bu hoşnutsuz ülkelerin Dolar hakimiyetine ve Batı’nın siyasi dayatmalarına karşı “alternatif bir düzen” arayışıdır.

Sonuç: Türkiye ve Yeni Dünya

Dünya, tek kutuplu düzenden, çok kutuplu ve dengesiz bir kaosa geçmiştir. “Eskisi öldü, yenisi henüz doğmadı” cümlesi artık yetersiz kalmaktadır; çünkü eski düzen vahşice öldürülmüştür.

Bu yeni “Vahşi Batı” düzeninde; liderlerin can güvenliği pamuk ipliğine bağlıdır, ticaret yolları savaş sebebidir ve teknolojiye sahip olmayan ülkeler köleleşmeye mahkumdur. Türkiye’nin savunma sanayiindeki (KAAN, SİHA, Füze Sistemleri) ısrarı, Türk Devletleri Teşkilatı ile kendi eksenini kurma çabası ve Doğu Akdeniz’deki “Mavi Vatan” doktrini; bu kuralsız dünyada hayatta kalma refleksidir.

Eski uzlaşı döneminin yerini, “Maduro’yu alan” iradenin acımasız gerçekçiliği almıştır. Önümüzdeki dönemde kazananlar, taraf seçenler değil; kendi güvenliğini, kendi teknolojisini ve kendi ittifakını kurabilen “Oyun Kurucu” devletler olacaktır.

İnsanın akla ihtiyacı vardır!


İnsanı yok eden şey, tabulardır. İnsanı var eden değer, özgürlüktür. Özgürlük ve tabu hiçbir şekilde bir arada olamaz. Özgürlüğün olduğu yerde, tabu yok olmak zorundadır. Tabuların var olduğu bir yerde de, özgürlük ve insanlık buharlaşır ve yok olur. Tabu, insanın düşünme ve akletme cesaretinden vazgeçtiği yerde ortaya çıkan zihinsel bir teslimiyettir, köleliktir ve sapkınlıktır. İtaat etmekle insan olunmaz. İnsani varoluşun gerçekleşmesi, ancak sorgulamakla, düşünmekle ve anlamakla mümkündür. İnsan olmak için bireyin, hiçbir tabuya ve doğmaya ihtiyacı yoktur. İnsanın insan olmak için ihtiyaç duyduğu şey, akıl, vicdan ve özgür iradedir.

Tabular, insanı korumak iddiasıyla üretilen yalanlardır. Bütün tabular, insan ürünü yalan ve yanılsamalardır. Tabular, insanı korumaz. Tabular, insanı korkutur. Tabular, insana hükmeden gücü, otoriteyi ve doğmayı korur. Tabu politiktir. Tabu, bireyi yok ederek otoriteyi ve gücün hakimiyetini sağlamayı amaçlar. Tabular, kendilerini kutsallaştırırlar. Din, gelenek, kültür, siyaset, yazılı metinler, toplumsal sınıflar, kendilerini kutsallaştırırlar ve tabulaştırırlar. Tabulaştırma ve kutsallaştırma, insani olguların insani içeriklerini kaybetmeleri demektir. Tabular dahil her şey, insanidir. İnsani içeriklerini kaybederek tabulaştırılan her şey, aslında sahteliktir, yalandır ve yanılsamadır. Bir şeyin tabulaştırılması ve kutsallaştırılması, o şeyi hakikat haline getirmez. Bir şeyin kutsallaştırılması ve tabulaştırılması, o şeyin dokunulmaz bir güce ve otoriteye dönüşmesi anlamını taşımaktadır. İnsanın, dokunulmaz nitelikte hiçbir tabuyu kurgulamaya ihtiyacı yoktur.

Tabular, bilgi, düşünme, ahlak ve değer kaynakları değildirler. Bir şeyin tabulaştırılması, aslında o şeyin bilgi kaynağı olmaktan çıkarılması, varoluşsal değerinin olmaması anlamına gelmektedir. Dokunulmaz ve kutsallaştırılan tabulara dayalı bir ontoloji, epistemoloji ve aksiyolojinin var olması mümkün değildir. Tabular, insanın asli bilgi kaynağı olan aklı etkisizleştirmek, işlevsizleştirmek ve değersizleştirmek için kurgulanırlar. Bilginin, inancın ve ahlakın tabu haline geldiği yerde insan aklı askıya alınır. Tabular, aklın suskunluğu ve silikliği üzerine hakimiyetlerini inşa ederler. Tabular, maneviyat değildir, ahlak değildir, bilim değildir, sanat değildir, hukuk değildir. Aklı susturan ve silikleştiren tabular, insanın maneviyatını yok ederler, onu ahlaksız bir robota indirgerler ve insanlık kültürünü taşlaştırarak canlılığını yok ederler. Aklı ve düşünmeyi yasaklayan ve silikleştiren tabular, insanı akılsız ve ahlaksız yaparlar. Tabular, insanı korkan, kayıtsız şartsız itaat eden bir köleye dönüştürür. Korkuya ve kontrole dayalı bir kültür, ahlak, akıl ve adalet yerine yozlaşma, ahmaklık ve atalet üretir.

İnsanın tabuya ihtiyacı yoktur. İnsanın ihtiyaç duyduğu şey, bilimsel, felsefi, sanatsal, ahlaki, hukuki ilkelerdir. Her türlü ilke, sorgulanabilir, eleştirilebilir, reddedilebilir ve yeniden revize edilebilir. İnsanlığın ortaya koyduğu normlar akılda beslenir, gelişir ve değişir. Tabunun akılla ilişkisi yoktur. Akılla ilişkisi olmayan tabu, korkuyla ve korkutmayla var olur, korkudan beslenir. Korkudan beslenen tabu, insanı çocuksuluğa mahkum eder. İnsanın özgürleştiren ve olgunlaştıran şey, akıldır. Tabulaştırılan ahlak ve doğma, otoritenin emir kuludurlar. Akıl var olduğu sürece ahlak, vicdanın sesi olma işlevini yerine getirebilir. Tabu, akılsızlaştırır. Tabu ahlaksızlaştırır. Tabu, aklın ve ahlakın sonudur.

Özgürlük, tabusuzlukla başlar. Hiçbir düşüncenin, hiçbir inancın, hiçbir kaynağın, hiçbir kurumun, hiçbir kişinin, hiçbir kuralın hiçbir geleneğin eleştiriden muaf tutulmadığı bir zihinsel alan, insan onurunun temel şartıdır. Eleştirilemeyen her şey, insanı silikleştirir, sindirir ve siler. İnsan, tabuları koruyarak değil, hakikati arayarak gelişir, değişir ve olgunlaşır.

Tabuların egemen olduğu toplumlar, düşünce, medeniyet, bilim ve felsefe üretmezler. Tabuların egemen olduğu toplumlar, güç sahiplerinin ürettiği sloganların kölesidirler. Tabuların egemen olduğu toplumlar, sorudan nefret eder, kesin cevapların buyruk olarak kendilerine emredilmesini isterler. Tabuların egemen olduğu toplumların değişmez ezberleri vardır, anlam arayışları yoktur. Tabuların egemen olduğu toplumların talep ettiği şey, sadakat, itaat ve taklittir. Tabuların egemen olduğu toplumlar, özgürlük ve demokrasi talep etmezler. Tabuların egemen olduğu toplumlarda, sorgulama kültürü, hakkı ve cesareti yoktur.

İnsanın tabulara ihtiyacı yoktur. İnsanın ihtiyacı olan şey, özgür akıl, çoğulcu düşünme, insan onurunu merkeze alan bir ahlak, dogmasız bir zihin, yaratıcı bir vicdandır. İnsan, yasaklarla değil, sorularla büyür. İnsan olmanın onuru, dokunulmaz tabularda değil; cesaretle akılla aydınlatılmış zihinlerde yaşar.

5 Ocak 2026 Pazartesi

 

“Enerjiye ihtiyacımız var.

Venezuela’yı bir süre biz yöneteceğiz. Venezuela’daki petrol sektörü çok kötü durumda. Çok az üretim yapılıyor. Dünyanın en büyüklerinden olan ABD petrol şirketlerini ülkeye sokacağız. Milyarlarca dolar harcayarak ağır bir şekilde tahrip olmuş petrol altyapısını onaracaklar ve ülke için gelir üretmeye başlayacaklar.”

Bu cümleleri fütursuzca, canlı yayında konuşan ABD Başkanı Trump, petrol için Venezuela’yı işgal ettiklerini söylemiş oldu.

Venezuela, bilinenin aksine Arap ülkelerinden ve ABD’den daha büyük bir petrol rezervine sahip. Resmi kaynaklara göre ülkenin petrol rezervi 303,468 milyar varil. Doğalgaz rezervi ise 5,541 trilyon metreküp.

Diğer ülkelerin petrol rezervi miktarıyla ilgili de örnek vereyim:

- Suudi Arabistan 267,2 milyar

- İran 208,6 milyar

- Kanada 163,6 milyar

- Irak 145,2 milyar

- BAE 113 milyar

- Kuveyt 101,5 milyar

- Rusya 80 milyar

- ABD 55,2 milyar

- Libya 48,3 milyar varil.

Bu listeye bile baktığınızda, zamanında Irak’a yapılan işgalin, Orta Doğu’daki kaosun ve şimdi de Venezuela’ya yapılan saldırının nedenini görebilirsiniz.

Ki Trump neden saldırdıklarını da gizlemeyecek kadar pervasız.

Bir otomotiv yazarı olarak buraya kadar olan durumu neden yazdım biliyor musunuz?

Küresel otomotiv şirketleri ürettikleri elektrikli araçları satmaya çalışırken, aynı zamanda da dünyada ‘gelecek elektrik enerjisinde’ diye kamuoyu oluşturuldu.

- Dünyamızın geleceği için fosil yakıtların kullanıldığı ‘içten yanmalı araçları’ terk etmeliyiz.

- Temiz enerjiye yönelmeliyiz.

- Paris İklim Anlaşması

- Yenilenebilir enerji kaynakları

- Petrolden, kömürden enerji üretmeyelim gibi söylemler üzerinden ülkeler ve şirketler stratejiler geliştirdi.

Hatta tarihler belirleyip hedefler koydu.

Ne oldu şimdi?

Geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği, egzoz emisyonlarını yüzde 100 düşürme hedefiyle 2035 yılından sonra içten yanmalı motora sahip araçların satış yasağını hafifletti.

Yani fosil yakıtla çalışan araçlar üretilmeye devam edecek.

Şimdi de Trump, dünyanın en büyük petrol rezervine sahip Venezuela’yı işgal etti ve ABD’li petrol şirketlerini ülkesinden gönderen Devlet Başkanı Maduro ile eşini rehin aldı.

Ve Trump, ülkeyi petrol için işgal ettiğini de söylemekten çekinmedi.

İki hadise birbirinden çok farklı olsada, ikisinin de çıktığı kapı petrol enerjisi!

Sözü fazla uzatmayayım:

Hani gelecek elektrik ve temiz enerjiydi?

 

Uluslararası ilişkiler disiplini, uzun yıllar boyunca devletlerin egemen eşitliği ve iç işlerine karışmazlık ilkesi (Westphalia Düzeni) üzerine inşa edilmiş normatif bir yapıyı tartıştı. Ancak Karakas’ta gerçekleşen ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’un Amerikan güçlerince ülke dışına çıkarılmasıyla sonuçlanan operasyon, bu normatif yapının fiilen çöktüğünü gösteren en somut ampirik veridir. Bu olay, Hollywoodvari bir aksiyon sahnesi olarak değil; küresel sistemdeki güç dağılımının ve müdahale biçimlerinin geçirdiği yapısal dönüşümün bir "vaka analizi" olarak okunmalıdır.

Bu müdahaleyi önceki rejim değişikliği operasyonlarından (örn. 1989 Panama) ayıran temel fark, meşruiyet zeminidir. ABD, bu operasyonu uluslararası bir koalisyon veya BM kararına dayandırmamış; bunun yerine "Lawfare" (Hukukun Savaş Aracı Olarak Kullanımı) stratejisini devreye sokmuştur. Maduro’nun bir devlet başkanı olarak değil, New York Güney Bölge Mahkemesi’nin 2020 tarihli iddianamesine atıfla bir "suçlu" statüsünde hedef alınması, ulusal yargı yetkisinin uluslararası egemenliği ihlal edecek şekilde genişletilmesidir.

Rejimin kilit figürü Cilia Flores’un ("Birinci Savaşçı") operasyona dahil edilmesi ise stratejik bir hesaplamadır. Flores'un sistemden çekilmesi, sadece bir ailenin tasfiyesi değil, Venezuela devlet mekanizmasının karar alma süreçlerinin felç edilmesidir. Bu durum, hegemon güçlerin, rakip devletlerin siyasi elitlerini kriminalize ederek tasfiye etme stratejisini (decapitation strike) askeri doktrinlerine entegre ettiklerini göstermektedir.

Olayın zamanlaması, "demokrasi promosyonu" gibi idealist söylemlerle açıklanamaz. Buradaki temel motivasyon, makalemizde de vurguladığımız "Jeoekonomik" dinamiklerdir. Ukrayna savaşı sonrası küresel enerji piyasalarındaki arz şokları, Washington’ı pragmatik ve realist hamlelere zorlamıştır.

Teknik bir analiz yapıldığında; ABD’nin Meksika Körfezi’ndeki rafineri altyapısının, teknik spesifikasyonlar gereği "ağır petrol" işlemeye programlı olduğu görülür. ABD’nin kendi ürettiği kaya gazı petrolü (shale oil) "hafif" niteliktedir ve sanayi tipi dizel üretimi için verimsizdir. Venezuela’nın ağır petrol rezervlerinin Çin gibi verimsiz lojistik hatlardan koparılarak yeniden Batı pazarına entegre edilmesi, ABD enerji güvenliği için stratejik bir zorunluluktur. Dolayısıyla Maduro’nun tasfiyesi, siyasi bir tercih olmaktan öte, küresel tedarik zincirindeki bir "tıkanıklığın" askeri ve hukuki zorlama yöntemleriyle açılması hamlesidir.

Bu operasyon, aynı zamanda "Çok Kutuplu Dünya" tartışmalarına da eleştirel bir şerh düşmektedir. Rusya ve Çin’in, stratejik ortak olarak tanımladıkları bir ülkede gerçekleşen bu liderlik değişimine engel olamaması, "nüfuz alanları" teorisinin halen geçerli olduğunu kanıtlamaktadır. Monroe Doktrini’nin bu sert uygulaması karşısında diğer büyük güçlerin etkisiz kalması, Latin Amerika jeopolitiğinde ABD hegemonyasının devam ettiğini göstermektedir.

Sonuç olarak; Karakas’ta yaşananlar, liberal kurumsalcılığın öngördüğü "işbirliği ve diyalog" döneminin kapandığını teyit etmektedir. Devlet başkanlarının dokunulmazlığının yerel mahkeme kararlarıyla kaldırılabildiği, enerji güvenliğinin egemenlik haklarının önüne geçtiği ve hukukun bir dış politika silahına dönüştüğü yeni bir evredeyiz. Çalışmamızda "Realist Yönetişim" olarak adlandırdığımız bu yeni dönemde, uluslararası hukuk normları değil, maalesef kapasite ve güç projeksiyonu belirleyici olmaktadır. Venezuela örneği, bu yeni ve güvensiz düzenin prototipidir.


4 Ocak 2026 Pazar

2025 Yılı ÜFE-TÜFE Oranları


 

Ocak - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre3,065,03
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre3,065,03
Bir Önceki Yıla Göre27,2042,12
Oniki Aylık Ortalamalara Göre39,5056,35
Şubat - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,122,27
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre5,247,42
Bir Önceki Yıla Göre25,2139,05
Oniki Aylık Ortalamalara Göre37,5553,83
Mart - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre1,882,46
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre7,2310,06
Bir Önceki Yıla Göre23,5038,10
Oniki Aylık Ortalamalara Göre35,2351,26
Nisan - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,763,00
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre10,1913,36
Bir Önceki Yıla Göre22,5037,86
Oniki Aylık Ortalamalara Göre32,6548,73
Mayıs - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,481,53
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre12,9215,09
Bir Önceki Yıla Göre23,1335,41
Oniki Aylık Ortalamalara Göre30,1745,80
Haziran - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,461,37
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre15,7116,67
Bir Önceki Yıla Göre24,4535,05
Oniki Aylık Ortalamalara Göre28,3443,23
Temmuz - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre1,732,06
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre17,7019,08
Bir Önceki Yıla Göre24,1933,52
Oniki Aylık Ortalamalara Göre27,0741,13
Ağustos - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,482,04
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre20,6221,50
Bir Önceki Yıla Göre25,1632,95
Oniki Aylık Ortalamalara Göre26,2839,62
Eylül - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,523,23
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre23,6625,43
Bir Önceki Yıla Göre26,5933,29
Oniki Aylık Ortalamalara Göre25,8338,36
Ekim - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre1,632,55
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre25,6728,63
Bir Önceki Yıla Göre27,0032,87
Oniki Aylık Ortalamalara Göre25,4937,15
Kasım - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre0,840,87
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre26,7229,74
Bir Önceki Yıla Göre27,2331,07
Oniki Aylık Ortalamalara Göre25,3735,91
Aralık - 2025ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre0,750,89
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre27,6730,89
Bir Önceki Yıla Göre27,6730,89
Oniki Aylık Ortalamalara Göre25,3634,88