Türkiye gibi tarımsal üretim kapasitesi yüksek bir ülkede vatandaşın sebzeyi, meyveyi, eti, sütü ve yumurtayı pahalı tüketmesi bir “üretim paradoksu” değil; üretimden tüketiciye uzanan zincirdeki yapısal sorunların sonucudur.
Girdi maliyetleri yüksek: Mazot, gübre, yem, ilaç, tohum, elektrik ve sulama maliyetleri üreticinin maliyetini daha tarlada yükseltiyor. Özellikle yem ve gübrede dışa bağımlılık, kur artışını doğrudan gıda fiyatına taşıyor.
Üretici kazanamıyor, tüketici ucuza yiyemiyor: En çarpıcı çelişki bu. Çiftçinin elinden düşük fiyata çıkan ürün, aracılık, nakliye, depolama, fire ve perakende marjlarıyla tüketiciye çok daha pahalı ulaşabiliyor. Sorun yalnızca “aracı” değil; zincirin verimsizliği ve pazarlık gücünün eşitsiz dağılımı.
Hayvancılıkta yem maliyeti belirleyici: Et, süt ve yumurtanın arkasında büyük ölçüde yem ekonomisi var. Yem hammaddelerindeki maliyet ve kur baskısı hayvansal ürünlerin tamamına yayılıyor. Süt üreticisinin maliyetini karşılayamaması ise hayvan kesimini teşvik ederek ileride et arzını da azaltabiliyor.
Tarım uzun vadeli planlama istiyor, politika sık değişiyor: Hangi ürünün nerede, ne kadar üretileceğinin öngörülebilirliği; desteklerin zamanlaması; ithalat-ihracat kararları ve fiyat politikaları üreticinin birkaç yıllık kararlarını etkiliyor. Tarımda bugünkü yanlış kararın faturası bazen gelecek yıl çıkıyor.
Küçük ve parçalı işletme yapısı maliyetleri artırıyor: Ölçek ekonomilerinden yeterince yararlanılamaması; makine, teknoloji, sulama, depolama ve lojistik maliyetlerini yükseltiyor.
Kooperatifleşme ve üretici örgütlenmesi yeterince güçlü değil: Tek başına hareket eden küçük üretici hem girdiyi pahalı alıyor hem ürününü satarken pazarlık gücü zayıf kalıyor. Güçlü örgütlenme iki taraftan da maliyeti azaltabilir.
Soğuk zincir, depolama ve lojistik sorunları var: Ürünü üretmek kadar kayıpsız biçimde tüketiciye ulaştırmak da önemli. Hasat sonrası kayıplar ve fireler toplam arzı azaltarak birim maliyetleri yükseltiyor.
İklim değişikliği artık doğrudan fiyat meselesi: Kuraklık, don, aşırı sıcaklık, düzensiz yağış ve su kıtlığı verimi ve ürün arzını etkiliyor. Tarım politikası artık su ve iklim politikasından bağımsız düşünülemez.
Genel enflasyon gıdayı da besliyor: Kira, ücret, enerji, ambalaj, nakliye, finansman ve işletme giderleri arttığında market rafındaki ürün yalnızca tarımsal üretim maliyetini değil, bütün bu maliyetleri taşıyor.
Gelirler ile gıda fiyatları arasındaki makas açılıyor: Mesele sadece domatesin, etin veya sütün kaç lira olduğu değildir. Asıl mesele, bir ücretle bunlardan ne kadar satın alınabildiğidir. Gıda sorunu aynı zamanda gelir dağılımı ve satın alma gücü sorunudur.
Sonuçta ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor:
Çiftçi “üretiyorum ama kazanamıyorum” diyor.
Tüketici “bu fiyatlarla alamıyorum” diyor.
İkisinin de aynı anda haklı olduğu bir sistem varsa, sorun ne yalnızca çiftçidedir ne de tüketicide. Sorun, tarladan sofraya uzanan ekonomik yapının kendisindedir.
Tarım ülkesi olmak, halkın ucuz ve sağlıklı gıdaya erişeceğinin garantisi değildir. Bunun için üreticinin üretirken, tüketicinin de satın alırken korunabildiği bir gıda sistemi gerekir.