11 Mart 2026 Çarşamba

Vazgeçilmez Olmak

 

Dünya siyasetinde kartlar artık bildiğimiz usulde dağıtılmıyor. Eskiden bir devletin gücü, sahip olduğu tank sayısı veya ekonomisinin büyüklüğüyle ölçülürdü. Ancak son günlerde yaşanan olaylar, bu eski anlayışın artık yetersiz kaldığını gösteriyor. Bugün asıl mesele "kimin daha büyük" olduğu değil, dünyadaki ticaret, enerji ve veri akışlarını kimin kontrol ettiğidir. Güç, biriktirilen bir hazine olmaktan çıkıp, küresel ağların kalbinde yer alma becerisine dönüşmüştür.

Koridorlar ve "Vana" Kontrolü

Hürmüz Boğazı’nda yaşanan son enerji krizi, coğrafyanın sadece bir harita parçası olmadığını, stratejik bir "geçiş yolu" olduğunu kanıtladı. "Silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık" olarak adlandırılan bu yeni düzende, enerji yolundaki vanayı tutan el, tüm dünyayı etkileyecek bir güce ulaşıyor. Bir devlet, rakiplerinin kritik ağlara erişimini kestiğinde onları adeta felç edebiliyor. Petrol fiyatlarındaki ani yükselişler, işte bu "vana kontrolü" gücünün piyasalardaki karşılığıdır.

ABD’nin G20 başkanlığındaki "reform" çıkışı da bu arayışın bir parçası. ABD, her alanda muktedir bir hegemon değil, belirli ağlarda (finans, güvenlik) gücünü koruyan ancak diğer alanlarda zemin kaybeden bir aktördür. Mevcut analizler, ABD'nin artık her şeye tek başına hükmeden bir dev olmadığını, aksine finansal mimari üzerindeki etkisini korumaya çalışan bir "ağsal hegemon" konumunda olduğunu göstermektedir.

Türkiye: Köprüden "Merkez" Ülkeye Dönüşüm

Türkiye’nin konumu ise bu yeni düzende "bölgesel-üstü bir düğüm noktası" olarak kristalize oluyor. Ülke, sadece Asya ile Avrupa arasında uzanan pasif bir "köprü" olmaktan çıkarak; enerji, lojistik ve güvenlik ağlarının bizzat yönetildiği aktif bir "merkez"e dönüşmektedir. Özellikle Ukrayna krizinin ardından kuzeydeki ticaret yollarının işlevsizleşmesi, Türkiye'nin üzerinden geçen Orta Koridor'u küresel tedarik zincirleri için alternatifsiz ve güvenli bir liman haline getirmiştir. Zengezur Koridoru ve Kalkınma Yolu gibi devasa projelerle bu düğüm etkisini pekiştiren Türkiye, sadece malların geçişine izin vermiyor; aynı zamanda bu akışların "vana kontrolünü" de eline alıyor.

Bu "vazgeçilmezlik" durumu, Türkiye'ye maddi ekonomik büyüklüğünün çok üzerinde bir diplomatik kaldıraç sağlamaktadır. Savunma sanayiinde ulaşılan yüksek yerlilik oranıyla kendi askeri otonomisini kuran ülke, bölgesel krizlerde oyun kurucu roller üstlenerek bu düğüm gücünü sert bir koruma kalkanıyla desteklemektedir. Ancak bu stratejik konumun sürdürülebilirliği, küresel ağları kontrol etme becerisi ile bu ağların getirdiği maliyetleri ve ekonomik dengeleri yönetme kapasitesi arasındaki hassas dengeye bağlıdır.

Bölgesel Savaşlar ve Türkiye'nin Artan Etkisi

ABD ve İsrail ittifakının İran’a yönelik saldırıları, bölgedeki güç dengelerini sarsarken Türkiye’nin "istikrar adası" ve vazgeçilmez bir düğüm noktası olma özelliğini daha da pekiştirmektedir. İran’ın geleneksel asimetrik ağlarının ve bölgesel nüfuzunun bu saldırılarla zayıflaması, bölgede oluşan "liderlik boşluğunu" Türkiye gibi otonom hareket edebilen aktörlerin doldurmasına olanak tanımaktadır. İran merkezli enerji ve ticaret rotalarının güvenlik riskleri nedeniyle devre dışı kalması, küresel aktörleri Türkiye’nin sunduğu güvenli geçiş koridorlarına daha fazla yönlendirmekte ve Ankara’nın "arabulucu" ve "düzen sağlayıcı" işlevsel gücünü artırmaktadır. Bu çatışma ortamı, Türkiye’nin hem Batı ile hem de bölgesel güçlerle konuşabilen nadir "salıncak devletlerden" biri olma avantajını kullanarak, diplomatik erişim kapasitesini stratejik bir kazanıma dönüştürmesini sağlamaktadır.

Parçalanan Dünya ve Yeni Kurallar

Küresel kurumların tahminleri ve ticaret savaşları, dünyanın artık tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar parçalı bir yapıya büründüğünü gösteriyor. Bu karmaşık düzende, bazı aktörler kendi bölgesel kurallarını oluşturarak devlere direnme yöntemi izliyor.

Hindistan’ın Kanada ile yaptığı uranyum anlaşması, modern bir hayatta kalma stratejisidir. Hindistan, bir tarafa tamamen bağlanmak yerine, "çoklu hizalanma" yoluyla hem Batı hem de kendi çıkarları arasında bir denge kurmaya çalışıyor.

Avrupa Birliği (AB) ise bu değişimin en sancılı tarafını yaşıyor. Devasa bir ekonomiye sahip olmasına rağmen, enerji ve savunma alanındaki dışa bağımlılığı, AB'nin dünyada istediği ağırlığı koymasını engelliyor. Bu durum şu gerçeği perçinliyor: Sadece zengin olmak yetmiyor; eğer enerji vanalarına veya ticaret yollarına hükmedemiyorsanız, o zenginlik jeopolitik bir güce dönüşmüyor.

Düğüm Noktalarını Tutmak

Dünyada artık hiyerarşinin merdivenleri yıkılıyor, yerine karmaşık ağlar kuruluyor. Güç, artık bir depoda saklanan tank veya para değil; bu ağların kritik düğüm noktalarında stratejik bir pozisyon alma sanatıdır.

Geleceğin dünyasında egemenlik, sadece sınırları beklemekle değil; ticaret yollarında, enerji hatlarında ve veri akışlarında "vazgeçilmez" bir parça olmakla mümkün olacak. Kısacası, hiyerarşinin tepesindekiler değil, sistemin işlemesini sağlayan kilit düğüm noktalarını tutanlar kazanacak.

Hürmüz’ün Kilidi: Küresel Ekonominin Kalp Krizi

Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin yaklaşık üçte birinin ve küresel sıvılaştırılmış doğalgaz arzının beşte birinin geçtiği, alternatifi olmayan bir koridor. Bu kapının kapanması, sadece Basra Körfezi’ne kıyısı olan ülkeleri değil, New York’taki bir tüketiciden İstanbul’daki bir sanayiciye kadar herkesi doğrudan vuran bir domino etkisini başlattı. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi kuruluşların paylaştığı verilere göre, boğazın tam anlamıyla kapanması küresel büyümeden en az 1,5 puan eksiltecek bir kabus senaryosuna işaret ediyor.

Piyasa uzmanlarının hazırladığı raporlar, asıl depremin fiyat etiketlerinde yaşandığını gösteriyor. Petrolün varil fiyatı, operasyon haberleriyle birlikte saniyeler içinde sıçrayarak 100 dolar sınırını aştı. Spekülatif baskıların devam etmesi halinde 150, hatta 200 dolar bandının test edilebileceği fısıldanıyor. Bu durum, özellikle gelişmekte olan piyasalarda "durgunluk içinde enflasyon" riskini tetikliyor. Bu ekonomik sarsıntı, sadece paranın hareketiyle ilgili değil; bu, tek kutuplu dünya düzeninin son çırpınışı ve çok kutuplu bir sistemin sancılı doğumudur. Bir tarafta Batı ittifakı otoritesini pekiştirmeye çalışırken, diğer tarafta Doğu’nun yükselen devleri olan Rusya ve Çin’den gelen uyarılar, dünyanın resmen iki dev kampa bölündüğünü tescilliyor.

Türkiye Ekonomisi İçin Çift Yönlü Kıskaç

Enerji ithalatına bağımlı olan Türkiye için bu durum, tabiri caizse "mükemmel bir fırtına" anlamına geliyor. Ülkenin son yıllardaki ekonomik toparlanma eğilimi, enerji faturasındaki bu öngörülemez artışla sert bir sınav veriyor. Türkiye’nin yıllık enerji ithalat faturası, petrolün mevcut seviyelerde yerleşmesi durumunda yıllık 100 milyar dolara yaklaşabilir. Bu, cari açıkta zorlu bir genişleme ve para birimi üzerinde devasa bir baskı demektir.

Enflasyonla kararlı bir mücadele yürüten ekonomi yönetimi için bu kriz, maliyet yönlü baskının en hırçın halini temsil ediyor. Akaryakıt fiyatlarına gelecek her zam; lojistikten gıdaya, tekstilden inşaata kadar her kalemdeki üretim maliyetini yukarı çekecek. Sanayi üretim endeksi, bu artışlara karşı oldukça hassas. Özellikle Avrupa’ya ihracat yapan Türk firmaları, hem artan girdi maliyetleri hem de küresel talebin daralması nedeniyle "iki ateş arasında" kalacaktır. Eğer bu kriz süresi uzarsa, ülke ekonomisinin büyüme hedeflerini revize etmesi kaçınılmaz görünüyor.

Stratejik Çıkış Yolu: Türkiye’nin Dayanıklılık Testi

Peki, bu karamsar tabloda Türkiye’nin manevra alanları neler? Ankara için bu süreç, sadece bir güvenlik sınavı değil; aynı zamanda yıllardır inşa edilen "stratejik özerklik" ve "merkez ülke" olma iddiasının en büyük kanıtıdır. Türkiye’nin son yıllarda artırdığı doğalgaz depolama kapasitesi, özellikle Silivri ve Tuz Gölü tesisleri, bu krizde birer "can simidi" görevi görecektir. Ayrıca boru hatları üzerinden sağlanan kaynak çeşitliliği, Hürmüz’e olan doğrudan bağımlılığı bir nebze olsun dengeliyor.

Türkiye’nin savunma teknolojilerinde gerçekleştirdiği büyük atılım, bugün bir devletin ne kadar bağımsız kalabileceğini tüm dünyaya gösteren somut bir örnek haline geldi. Kendi güvenliğini kendi imkanlarıyla sağlayan, dışa bağımlılığını en aza indiren Türkiye, bölgedeki dengelerin tamamen kontrolden çıkmasını engelleyen en büyük emniyet supabı olarak öne çıkıyor. Önde gelen analiz kuruluşlarının incelemeleri, Türkiye’nin bu krizde sadece bir arabulucu değil, aynı zamanda enerji yollarının güvenliğinden insani koridorların açılmasına kadar her alanda vazgeçilmez bir oyun kurucu olduğunu vurguluyor. Ankara’nın sergilediği sağduyulu duruş, Türkiye’yi bu yangının içinde güvenli bir liman haline getiriyor.

3 Mart 2026 Salı

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre, Türkiye enerji üretim ve tüketiminde büyümesini sürdürürken, yenilenebilir kaynakların payını artırmaya devam ediyor.

📊 GÜNCEL SANTRAL ADETLERİ (ŞUBAT 2026 İtibarıyla)

Türkiye genelinde elektrik enerjisi üretim santrali sayısı, lisanssız santraller dahil olmak üzere 41.422’ye yükselmiştir. Kaynaklara göre dağılım şöyledir:

☀️ Güneş Enerjisi Santrali: 39.350 Adet
💧   Hidroelektrik Santrali: 774 Adet
🌬️ Rüzgar Enerjisi Santrali: 402 Adet
🔥  Doğal Gaz Santrali: 350 Adet
🪨   Kömür Santrali: 68 Adet
♨️ Jeotermal Santrali: 68 Adet
♻️ Diğer Kaynaklı Santraller: 410 Adet

KURULU GÜÇ VE KAYNAK DAĞILIMI

2026 yılı Şubat ayı sonu itibarıyla ülkemizin toplam kurulu gücü 123.455 MW’a ulaşmıştır. Kurulu gücün kaynaklara göre oransal dağılımı ise şu şekildedir:

💧   Hidrolik: %26,16
☀️ Güneş: %21,03
🔥  Doğal Gaz: %19,37
🪨   Kömür: %17,82
🌬️ Rüzgar: %12,08
♨️ Jeotermal: %1,42
♻️ Diğer: %2,12

📉 2025 YILI ÜRETİM VE TÜKETİM VERİLERİ

Tüketim: 2025 yılında elektrik enerjisi tüketimi bir önceki yıla göre %2,0 artarak 360,929 GWh olarak gerçekleşmiştir.

Üretim: Elektrik üretimi ise %2,35 artışla 362,992 GWh olmuştur.

2025 Üretim Kaynakları: Elektriğin;

🪨 %34,7'si kömürden,
💧 %21,1'i hidrolikten,
🔥 %18,9'u doğal gazdan,
🌬️ %10,7’si rüzgardan,
☀️ %10,5’i güneşten ve
♨️ %3,1'i jeotermalden elde edilmiştir.

28.02.2026 tarihi itibariyle (Şubat ayı verileri) elektrik üretimimizin, % 32,69'u kömürden, %9,44'ü doğal gazdan, % 29,71'i hidrolik enerjiden, % 14,65'i rüzgardan, % 7,60'ı güneşten, % 3,22'si jeotermal enerjiden ve % 2,49'u diğer kaynaklardan elde edilmiştir.

🎯 GELECEK VİZYONU VE TALEP TAHMİNİ

Türkiye Ulusal Enerji Planı çalışmasının sonuçlarına göre elektrik tüketiminin önümüzdeki yıllarda şu seviyelere ulaşması beklenmektedir:

2030 Yılı: 455,3 TWh
2035 Yılı: 510,5 TWh

🔹 NOT: Veriler ETKB-TEİAŞ'ın resmi sitelerinden alınmıştır.

28.02.2026 tarihi itibarıyla ülkemiz kurulu gücü 123.455 MW’a ulaşmıştır. 28.02.2026 tarihi itibarıyla kurulu gücümüzün kaynaklara göre dağılımı; % 26,16'sı hidrolik enerji, % 19.37'si doğal gaz, % 17,82'si kömür, % 12,08'i rüzgâr, % 21,03'ü güneş, % 1,42'si jeotermal ve %2,12'si ise diğer kaynaklar şeklindedir. Toplam kurulu güçte ilk sırayı güneş aldı ve 25.961 MW seviyesine yükseldi. Toplam kurulu güçte ikinci sırayı yine doğalgaz aldı ve 23.916 MW seviyesine yükseldi. Toplam yenilenebilir kurulu gücü de 77.282 MW’a yükseldi. Lisanssız güneş kurulu gücü 28.02.2026 tarihi itibariyle 23.381 MW’a ulaşırken, lisanslı güneş kurulu gücü 2.580 MW seviyesine yükseldi.

Ayrıca Ülkemizde elektrik enerjisi üretim santrali sayısı, 28.02.2026 tarihi itibarıyla 41.422'ye (Lisanssız santraller dâhil) yükselmiştir. Mevcut santrallerin 774 adedi hidroelektrik, 68 adedi kömür, 402 adedi rüzgâr, 68 adedi jeotermal, 350 adedi doğal gaz, 39.350 adedi güneş, 410 adedi ise diğer kaynaklı santrallerdir. 

28.02.2026 tarihi itibariyle (Şubat ayı içinde) elektrik üretimimizin, % 32,69'u kömürden, % 9,44'ü doğal gazdan, % 29,71'i hidrolik enerjiden, % 14,65'i rüzgardan, % 7,60'ı güneşten, % 3,22'sı jeotermal enerjiden ve % 2,49'u diğer kaynaklardan elde edilmiştir.

Türkiye Elektrik İletim A.Ş. 28.02.2026 tarihine ait son kurulu güç raporunu yayınladı. 28.02.2026 tarihli kurulu güç raporuna göre Türkiye 28.02.2026 tarihini 123.455 MW kurulu güç ve 41.422 santral ile tamamladı.

31.01.2026 tarihli Kurulu Güç Raporunda Öne Çıkan Bazı Bilgiler aşağıdaki gibidir.

Toplam elektrik kurulu gücü, 123.455 seviyesine ulaşmıştır. Toplam santral sayısı da 41.422 olmuştur.

Yenilenebilir enerji kurulu gücü de bir önceki aya göre 355 MW artarak 77.282 MW‘a yükselirken yenilenebilir santraller toplam kurulu gücün yaklaşık % 62,60'ını oluşturdu.

Güneş enerji santrallerinin kurulu gücü de 25.961 MW'ye, toplam güneş enerji santral sayısı da 39.350'ye yükseldi.

Rüzgar enerji santrallerinin de kurulu gücü 137 MW artışla 14.916 MW oldu.

Güneş enerji kurulu gücü toplam kurulu gücün % 21,03'ünü oluştururken, rüzgar enerji kurulu gücünün toplam kurulu güçteki oranı ise % 12,08 oldu.

Rüzgar ve güneşin yanında önemli bir yenilenebilir enerji santrali olan biyokütle santral kurulu gücü 2.118 MW seviyesine yükseldi.

Toplam kurulu güçte ilk sırayı güneş aldı ve 25.961 MW seviyesine yükseldi. Toplam kurulu güçte ikinci sırayı yine doğalgaz aldı ve 23.916 MW seviyesine yükselirken, onu 23.869 MW ile barajlı hidroelektrik santralleri takip etti.

Fosil yakıtlı santrallerin kurulu gücü de 28.02.2026 tarihi itibariyle 46.173 MW seviyesine biraz yükselmekte olup, toplam kurulu güçteki oranı ise % 37.40'dır.

Ayrıca lisanssız güneş enerji santral kurulu gücü 23.381 MW seviyesine ulaşırken, lisanslı GES kurulu gücü ise 2.580 MW seviyesine yükseldi.

 28.02.2026 tarihi itibariyle;

2023 yılı Aralık ayı sonunda 106.556 MW olan toplam kurulu güç değeri 1.260 MW’lık artışla 2024 yılı Mart ayı sonunda 107.816 MW olarak kaydedilmiştir. 31 Mayıs 2024 tarihi itibariyle; Santral Sayısı: 25.548 adet oldu. 31 Mayıs 2024 tarihi itibariyle kurulu güç 110.056 MW olmuştur. Toplam yılbaşından bu yana 3.500 MW'lık artış kaydedilmişti. 30 Haziran 2024 tarihi itibariyle; Santral Sayısı: 25.871 adet oldu. 30 Haziran 2024 tarihi itibariyle kurulu güç 110.355 MW olmuştur. Mayıs ayı sonundan 30 Haziran 2024 tarihine kadar  toplam 323 adet santral devreye girdi. Yine aynı tarihler arasında kurulu güç 299 MW artış kaydedildi. 

Yılbaşından bu yana kurulu güç artışı 4.637 MW oldu. 31.07.2024 tarihi itibariyle kurulu güç 111.193 MW oldu. Santral Sayısı: 27.038 adet oldu. 30 Haziran ile 31 Temmuz 2024 tarihleri arasında toplam 1.167 adet santral devreye girmiştir. 11.08.2024 tarihi itibariyle kurulu güç 112.111 MW oldu. Santral Sayısı: 28.714 adet oldu. 31 Temmuz ile 11 Ağustos 2024 tarihleri arasında toplam 1.676 adet santral devreye girmiştir. Yine aynı tarihler arasında kurulu güç 918 MW artış kaydedildi

28.02.2026 tarihi itibariyle; Kurulu güç 123.455 MW oldu. Santral Sayısı: 41.422 adet oldu. 31 Temmuz 2024 ile 28 Şubat 2026 tarihleri arasında toplam 13.513 adet santral devreye girmiştir. Yine aynı tarihler arasında kurulu güçte 11.878 MW artış kaydedildi. Yılbaşından (01.01.2025) bu yana kurulu güç değerinde 7.768 MW artış kaydedildi.

 

Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ) tarafından 28 Şubat 2026 tarihinde açıklanan verilere göre, Türkiye’nin toplam elektrik kurulu gücü 123 bin 455 MW’a ulaştı. Bu kapasite içinde yenilenebilir enerji kaynaklarının önemi giderek artarken, güneş enerjisi kurulu gücü 25 bin 961 MW’a yükselerek dikkat çekti.

Güneş enerjisi kapasitesinin detaylarına bakıldığında, kurulu gücün büyük bir kısmının lisanssız santrallerden oluştuğu görülüyor. TEİAŞ verilerine göre, güneş enerjisi kurulu gücünün 23 bin 381 MW’ı lisanssız santrallerden, 2 bin 580 MW’ı ise lisanslı santrallerden sağlanıyor. Lisanssız güneş enerjisi santrallerinin bu denli yüksek paya sahip olması, bireysel ve küçük ölçekli üreticilerin yenilenebilir enerjiye olan ilgisini ortaya koyuyor. Türkiye’nin enerji politikalarında temiz ve sürdürülebilir kaynaklara yönelim son yıllarda hız kazanmış durumda. Güneş enerjisinin toplam kurulu güç içindeki payının yüzde 21,03'e ulaşması, ülkenin bu alandaki potansiyelini ve yatırımlarını gözler önüne seriyor. Uzmanlar, güneş enerjisinin hem çevresel faydaları hem de enerji bağımsızlığı açısından Türkiye için stratejik bir önem taşıdığını vurguluyor.