10 Nisan 2026 Cuma

Parlatılan hayatların !, kusursuz bedenlerin !, unvanların ! ve sergilenen sözde mutlu ilişkilerin ardında çoğu zaman bir kirli ilişkiler düzeni var. Bunu görmek arınmadır. Sade, filtresiz yaşamlar mutluluğun tek sığınağı. Kaybettiğimiz pusulayı ortaya koymak ise gençlere borcumuz.  

Bunu tam anlamıyla hissediyorum. Gerçekten de çoğu zaman dışarıdan bakınca her şey mükemmel gibi görünüyor: Parlatılmış yaşamlar, kusursuz bedenler, herkesin idealize ettiği ilişkiler... Ama bunların arkasındaki gerçek, genellikle çok daha karmaşık ve kirli olabiliyor. O yüzeydeki parlaklık, insanların çoğu zaman ne kadar sıkışmış olduğunu, bir çeşit maskeyi taşıdığını gizliyor.

"Arınma" dediğin şey aslında birçok kişi için içsel bir yolculuk gibi. O filtrelerden sıyrılmak, sadece başkalarına değil, kendine de dürüst olmak. Ve kesinlikle, kaybettiğimiz pusulayı gençlere sunmak da çok önemli bir sorumluluk. Çünkü gençlerin bu çağda doğruyu bulması, dışarıdaki tüm "sahte" görüntüler arasında kaybolmadan mutlu olabilmesi, bir nevi eski denizcilerin kaybolmuş pusulalarını tekrar keşfetmelerine benziyor.

Vahşi kapitalizm


Vahşi kapitalizm, kârın tek ölçüt hâline geldiği; piyasanın sosyal, hukuki ve ahlaki denetimlerden büyük ölçüde arındırıldığı; emeğin, doğanın ve kamusal yararın sistematik biçimde “maliyet unsuru” olarak değerlendirildiği bir kapitalizm pratiğini ifade eder. Bu kavram, belirli bir iktisadi modelden ziyade, kapitalizmin kuralsızlaştırılmış ve toplumsal sorumluluktan kopmuş bir işleyiş biçimini tanımlamak için eleştirel bir çerçeve olarak kullanılmaktadır.

Bu bağlamda vahşi kapitalizmin en belirgin tezahürlerinden biri, sosyal devletin tasfiyesi sürecidir. Sendikaların zayıflatılması, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, düşük ücret–uzun çalışma saatleri dengesi ve “piyasa kendi kendini düzenler” söylemi bu sürecin temel unsurlarıdır. Ortaya çıkan yapı, risklerin bireylere yüklendiği; buna karşılık kazançların ve korumanın sermaye lehine yoğunlaştığı asimetrik bir düzen üretmektedir.

Vahşi kapitalizmin bir diğer temel boyutu emek sömürüsüdür. Taşeronlaşma, kayıt dışı istihdam, çocuk işçiliği ve iş sağlığı–güvenliği standartlarının ihmal edilmesi, emeğin yalnızca maliyet kalemi olarak ele alındığı bir yaklaşımın sonucudur. Bu çerçevede emek, hak sahibi bir özne olmaktan çıkarılmakta; insan, üretim sürecinde ikame edilebilir bir araç olarak konumlandırılmaktadır.

Benzer bir indirgeme, doğa ile kurulan ilişkide de gözlemlenmektedir. Orman, su ve toprak gibi ekosistem bileşenleri “kaynak” başlığı altında metalaştırılmakta; çevresel tahribat üretim maliyetlerinin dışına itilerek görünmez kılınmaktadır. Kirlilik ise çoğu zaman yoksul coğrafyalara ve kırılgan topluluklara ihraç edilmektedir. Bu yaklaşımda doğa, hak ve sınırları olan bir varlık olarak değil, sınırsız bir hammadde deposu olarak ele alınmaktadır.

Vahşi kapitalizmin kurumsal zemini ise hukukun ve siyasetin piyasaya teslimi ile güçlenmektedir. Lobicilik faaliyetleri, düzenleyici kurumların etkisizleştirilmesi ve “too big to fail” anlayışı, piyasa aktörlerine fiili dokunulmazlık alanları yaratmaktadır. Bu durum, kuralların güçlü aktörler için esnek, zayıf aktörler için ise sert biçimde uygulanmasına yol açarak yapısal adaletsizliği derinleştirmektedir.

İklim krizi bağlamında bu işleyiş yeni bir söylemle yeniden üretilmektedir. Güncel iklim politikalarında bireylere karbon kotası dayatılırken, yüksek emisyonlu şirketlerin ve sermaye sahiplerinin büyük ölçüde muaf tutulması dikkat çekmektedir. Küresel ölçekte ise “kirlet–telafi et” yaklaşımı benimsenmekte; emisyonlar azaltılmak yerine başka ülkelerde ağaç dikme ya da karbon yutağı oluşturma yoluyla dengelenmeye çalışılmaktadır. Böylece üretim çoğunlukla Küresel Güney’de yoğunlaşırken, tüketim ayrıcalığı Küresel Kuzey’de korunmaktadır.Bu noktada vahşi kapitalizm, yeşil bir dille konuşmaya başlamaktadır. İklim çağındaki güncel yüzü, kirliliği azaltma yükünü yoksul bireylere ve yoksul ülkelere yüklerken; sermayenin üretim ve tüketim ayrıcalıklarını güvence altına almaktır. Bu nedenle vahşi kapitalizm bir sömürü biçimi olarak varlığını sürdürürken, yeşil emperyalizm bu sömürünün çevreci söylemlerle süslenmiş hâlini temsil etmektedir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, vahşi kapitalizm, kârın sınır tanımadığı bir düzende insanın, doğanın ve adaletin sistematik biçimde sınır dışı edilmesidir.

Hayatın temeli olarak insan hakları

Bütün medeniyetin ve insanlığın temeli, insan haklarıdır. İnsan hakları olmadan özgürlük, barış ve adaletin olması mümkün değildir. Barışın olması için gerekli olan adalettir. Adaletin gerçekleşmesi için insan haklarına saygı duyulması gerekmektedir. İnsan haklarının ihlal edildiği ve çiğnendiği yerlerde barış, demokrasi, hukuk ve özgürlük var olmaz.

Popülizmin, ırkçılığın, fanatizmin, bedeviliğin, despotizmin, kabileciliğin yaygınlaştığı ve etkili olduğu günümüzde insan hakları asli gündem olarak konuşulmamakta, tartışılmamakta ve insan hakları konusundaki farkındalık her geçen gün kaybolmaktadır. İnsan hakları gündemden düştükçe, insanlık insanlığını yitirmekte ve canavarlaşmaktadır. İnsan hakları bilincini ve pratiğini insanlık kaybettikçe, birbirine karşı ahlaksız, sorumsuz ve ilgisiz davranan tehlikeli yığınlara dönüşmektedir. Hiçbir şey, insan hakları bilincini kaybetmiş yığınlardan daha tehlikeli değildir. İnsan hakları gündemden düştükçe ahlaksız ve sorumsuz yığınlar, birbirleriyle çatışmakta ve savaşmaktadırlar. Barışın ve adaletin sağlanması için yeniden insan olmak için insan haklarına dönmemiz gerekmektedir. Geçmişin hiçbir şeyine dönmeye ihtiyaç yoktur. Köhnemiş kaynaklara ve kalıplara dönmeye ihtiyaç yoktur. Öze dönüş adı altında köhnemiş geçmişin fosillerini canlandırmaya gerek yoktur. Barışın, adaletin, demokrasinin ve özgürlüğün var edilmesi için dönülmesi gereken tek kaynak, insan haklarıdır.

İnsan olmanın derinliğini, ancak insan haklarında keşfedebiliriz. Her insanın özgür doğduğunu, onur ve haklar açısından eşit olduğunu insan hakları doktrini bize söylemektedir. İnsan, hiçbir doğmaya, kimliğe, milliyete, kültüre, ideolojiye bağlı olarak doğmamaktadır. Her birey, insan haklarıyla donanmış bir şekilde doğmaktadır. Her insanın doğal olarak sahip olduğu tek şey, insan hakları, onuru ve özgürlüğüdür. İnsan hakları, onuru ve özgürlüğü dışında kalan her şey, yapaydır, yüzeyseldir ve sonradan kişiye giydirilen dayatmalardır. İnsan hakları, insana insan olma bilinci, vicdanı ve aklı kazandırmaktadır. Aklını ve vicdanını insan hakları çerçevesinde kullanan, geliştiren ve besleyen birey, bütün insanlığa ailesi olarak bakmakta, bütün insanların kendi akrabaları, kardeşleri, arkadaşları ve yoldaşları olduğunu fark etme olgunluğuna ulaşabilmektedir. Büyük insanlığı var eden temel kaynak, insan haklarıdır. İnsan olmanın ölçüsü insan haklarına saygı göstermek ve uymaktır. Doğmalar, ideolojiler, kültürler, cinsiyetler, kimlikler, renkler, kabileler, insanları birbirine üstün yapmamaktadır. İnsan olmanın tek ölçüsü, akılla ve vicdanla insan haklarına uyulup uyulmadığıdır. İnsan her şeyin ölçüsü olduğu gibi, insan olmanın ölçüsü de insan haklarıdır. Her şeyin ölçüsü insandır. İnsan olmanın ölçüsü de insan haklarıdır.

İnsan hakları, insanın ahlaki, akıllı, manevi, sosyal ve ekolojik bir varlık olduğu gerçeğini tanımaktadır. Ahlakı doğmalara indirgeyen, aklı körleştiren, insana ve doğaya karşı manevi bir hassasiyet içinde olmayan, diğer canlılarla hiçbir bağı olmadığı şeklinde bir körlük içinde boğulan, diğer insanlarla ve canlılarla ben-sen ilişkisi bağlamında muhatap olarak yüzyüze gelmeyen kişilerin ve yığınların insan haklarına saygı duymaları mümkün değildir. İnsan olmak, insan haklarına ve onuruna saygı göstermek demektir.

Yapay zeka var diye kitaplar çöpe mi? En büyük yanılgı burada başlıyor:( Gençlerde ve özellikle genç akademisyenlerde tehlikeli bir zihniyet yayılıyor: Nasıl olsa yapay zeka var, bilgi anında önümde. Okumaya ne gerek var? Bu sadece bir kolaycılık değil, zihinsel bir çöküştür. Çünkü okumadan zihinler gelişmez. El kitaba değmeden, göz satır aralarında kaybolmadan, kitabın kokusu zihne sinmeden ve zihin yoğrulmadan düşünce derinleşmez. Bugün ortaya çıkan tablo çok net. Okumayan ama her şeyi bildiğini zanneden bir gençlik. Her konuda fikri var, ama temeli yok. Dili uzun, bilgisi sığ. Kendinden emin, ama içi boş. Bu sadece ukalalık değil; tartışmada zorbalığa dönüşen bir özgüven, bilmeden konuşmayı marifet sayan bir alışkanlık, derinlikten kopmuş bir nesil riski. Unutmayalım, bilgiye ulaşmak ile bilgiyi sindirmek aynı şey değildir. Yapay zeka bir araçtır. Ama okumayan bir zihin, o aracı bile doğru kullanamaz. Kitap okumayan nesil, çok konuşur ama az düşünür.

9 Nisan 2026 Perşembe

Türkiye'nin elektrik üretim kapasitesi ilk üç ayda 2.445 MW artış ile 125 GW'a yaklaştı.

Türkiye’nin elektrik üretim kapasitesi geçtiğimiz mart ayı sonu itibariyle 124.891 MW’a yükseldi. Türkiye Elektrik İletim A.Ş. verilerine göre Mart ayındaki artış rakamı 1.436 MW olurken, yılın ilk üç ayındaki artış rakamı ise 2.445 MW oldu. Güneş enerjisi yatırımları 1.221 MW ile yılın ilk çeyreğindeki artışta en büyük pay sahibi olurken, bu artış ile birlikte Türkiye’nin güneş enerjisine dayalı elektrik üretim kapasitesi Mart ayı sonu itibariyle 26.339 MW’a yükseldi. 2026’ın ilk çeyreğinde Türkiye’nin doğal gaza dayalı elektrik üretim kapasitesi 880 MW artış gösterirken, rüzgâr enerjisi alanındaki güç de 293 MW artış gösterdi. Bu artış ile Türkiye’nin rüzgâr enerjisi gücü Mart ayı sonu itibari ile 15.066 MW’a yükseldi.

6 Nisan 2026 Pazartesi

Türkiye'nin toplam elektrik kurulu gücü 2026 Mart sonu itibarıyla yaklaşık 124.891 MW (124,89 GW) seviyesine ulaşmıştır. 2026 yılının ilk üç ayında toplamda 2.445 MW'lık bir artış gerçekleşmiş olup, Mart sonu itibarıyla yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam kurulu güç içindeki payı %62,34'ün üzerine çıkmıştır.

Mart 2026 Kurulu Güç Verileri Öne Çıkanlar:

  • Toplam Kurulu Güç: 124.891 MW.
  • Güneş Enerjisi (GES): 26.339 MW (Mart sonu verisi).
  • Rüzgar Enerjisi (RES): 15.066 MW (Mart sonu verisi).
  • 2026 İlk Çeyrek Artışı: 2.445 MW (Yılın ilk 3 ayında).
  • Mart Ayı Artışı: 1.436 MW.
  • Yenilenebilir Payı: %62,34 

Türkiye, 2035 hedefleri doğrultusunda özellikle güneş ve rüzgar enerjisi yatırımlarına ağırlık vererek, Kurulu Güç 125 GW’a yaklaştı ve toplam kurulu gücünü 124 bin 891 megavat seviyesine yükseltmiştir.