7 Mayıs 2026 Perşembe


05.05.2026 tarihi itibariyle; Kurulu güç 125.383 MW oldu. Santral Sayısı: 42.270 adet oldu. 31 Temmuz 2024 ile 05 Mayıs 2026 tarihleri arasında toplam 14.361 adet santral devreye girmiştir. Yine aynı tarihler arasında kurulu güçte 13.806 MW artış kaydedildi. 01.01.2025 tarihinden bu yana kurulu güç değerinde 9.696 MW artış kaydedildi. Yine aynı ay içinde 05.05.2026 tarihi itibariyle, üretilen elektrik enerjisinin kaynaklara göre dağılımı ise şöyle oluşmuştur.

      1- Hidrolik kaynaklı elektrik enerjisi üretim (Akarsu ve Baraj Tipi Santrallerde) %43,46

    2- Kömür kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Linyit, İthal Kömür, Asfaltit ve Taşkömürü Santrallerde) %17,13

     3- Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Güneş, Rüzgar, Jeotermal, Biyokütle ve Atık Isı Santrallerde) %31,87

   4- Doğalgaz ve fuel-oil kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Doğalgaz ve fuel-oil (İthal kaynaklı) %7,54

    Özetle; Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi %75,33, fosil yakıtlı kaynaklı elektrik enerjisi üretimi ise %24,67 oldu.

Kaynak: TEİAŞ


4 Mayıs 2026 Pazartesi

Klasik ve neoklasik iktisat teorileri ekonomiyi “değer” üzerinden açıklar ve piyasaların kendi kendine dengeye gelip en iyi sonucu üreteceğini savunur. Bu yaklaşımda bireyler rasyonel, bilgi tam, rekabet kusursuz kabul edilir. Ancak bu varsayımlar gerçek hayatta neredeyse hiç yoktur. Daha önemlisi, bu teoriler ekonominin en kritik unsuru olan para ve finans sistemini ya ihmal eder ya da modelin dışında bırakır.

Oysa günümüz kapitalizmi, üretimden çok finansal ilişkiler, borçlanma, para akımları ve krizler üzerinden şekillenmektedir. Hyman Minsky’nin de vurguladığı gibi, kapitalist sistem doğası gereği istikrarsızdır ve kriz üretir. Bu nedenle, sürekli denge varsayan klasik ve neoklasik modeller bu sistemi açıklamakta yetersiz kalır.

Gerçek dünyayı anlamak için “kusursuz piyasa” gibi teorik kabullere değil, paranın, finansın ve krizlerin merkezde olduğu daha gerçekçi bir iktisat yaklaşımına ihtiyaç vardır.

Eğitimin amacı yalnızca işverenlerin istediği şekilde hazır aday yetiştirmek değildir; ama ekonomik hayatla hiçbir bağı olmayan soyut bir bilgi üretmek de değildir. Eğitim, bireye eleştirel düşünme becerisi kazandırmalı, analitik ve kavramsal kapasitesini geliştirmeli, onu sadece bir çalışan değil, düşünen ve karar verebilen bir özne haline getirmelidir. Aynı zamanda toplumsal, etik ve bilimsel bir perspektif inşa etmelidir. Bu yönüyle eğitim, dar anlamda bir meslek edindirme kursuna indirgenemez.

Ancak modern ekonomiler, hızlı uyum sağlayan, belirli becerilere sahip ve üretim süreçlerine maliyet yüklemeden katılabilen bir iş gücü talep eder. Bu talep, zamanla eğitimi piyasa ihtiyaçlarına göre şekillenen bir yapıya doğru iter. Sorun tam da burada ortaya çıkar: Eğitim tamamen piyasanın beklentilerine göre biçimlenirse bireyin düşünsel derinliği daralır; buna karşılık piyasa ile bağı koparsa, ortaya çıkan yapı istihdam üretmekte zorlanır.

Bu nedenle temel mesele bir tercihten ziyade dengedir. Eğitim ne yalnızca piyasanın ihtiyaçlarına hizmet eden bir araç olmalı, ne de gerçek dünyadan kopuk bir soyutluk içinde kalmalıdır. Asıl hedef; düşünebilen, sorgulayabilen ve aynı zamanda ekonomik hayatta karşılık bulabilen bireyler yetiştirebilmektir.

 “Görünmez Elin Gölgesinde”

Piyasa derler, kendi kendine kurulurmuş düzen, Sanki hayat bir denklem, insan sadece bilinmeyen. Tam bilgi varmış, herkes akıllı, herkes serbest, Oysa sokakta eksik olan hep ekmek, hep nefes.

Fiyatlar konuşurmuş, sessizce kurarmış dengeyi, Kim anlatacak borcu, krizi, geciken ödemeyi? Kağıt üstünde kusursuz, hayatta kırık bir sistem, Rasyonel insan derler, duygusuz bir varsayım.

Ne Adam Smith’in görünmez eli tutar düşeni, Ne de soyut modeller bilir açlığın nedenini. Rekabet tammış güya, kim güçlü kim zayıf bilinmez, Ama kazanan hep aynı, kaybeden hiç değişmez.

Para yokmuş sanki bu hikâyede, yok sayılmış gerçek, Oysa hayat dediğin tam da orada başlar, sert ve gerçek. Kriz gelir, sistem sarsılır, teori susar o an, Kitapta denge var ama sokakta hep tufan.

Ey iktisat! Biraz da hayata bak, rakamdan çık, İnsan var bu oyunda, unutma, denklem değil artık. Gerçek, modelden büyüktür, bunu gör ve anla: Dünya, mükemmel piyasa değil… yaşayan bir karmaşa.

Neoliberal Masal

Serbest piyasa dediler, her şey çözülür sandık, Devlet çekilsin yeter, gerisi kendiliğinden artık. Özgürlük diye sundular kuralsız bir düzeni, Ama büyüyen hep aynı, küçülen yine emekti.

Rekabet dediler, eşit başlıyormuş herkes,

Ama biri maraton koşar, diğeri zincirle nefes. Fiyatlar bilir dediler, en doğruyu seçer diye, Ama kriz geldiğinde sustu o “bilimsel” hikâye.

Milton Friedman’ın dünyasında devlet hep fazlaydı, Ama gerçek hayatta kriz olunca ilk kapı yine devletti. Özelleştirme, esneklik, verimlilik sözleri, Gizledi güvencesizliği, kırılgan hayat izleri.

Para serbest, sermaye hızlı, sınırlar ince,

Ama işçiye gelince kurallar birden sertleşince. Kâr büyürken refah neden aynı hızla artmaz? Çünkü sistem eşit değil, fırsat herkese dağıtmaz.

Neoliberal çağ dediğin, paranın hükümranlığı, Birey yalnız, toplum zayıf, büyür eşitsizliğin ağı. Ve gerçek şu, ne kadar örtülse de üzeri: Piyasa her şeyi çözmez… bazen sorunun kendisi.

Üniversite mezunu sayısı artıyor ama umut azalıyor.

Eskiden diploma iş demekti, şimdi diploma sadece bekleme salonu.

4 yıl okuyorsun, 2 yıl hazırlanıyorsun (belki daha fazla), sonra yıllarca ilan kovalıyorsun.

Sorun gençlerde değil.

Sorun; planlama eksikliğinde, piyasa ile bağı zayıf eğitimde ve liyakat ile fırsatların her zaman örtüşmediği bir sistemde.

Gençler tembel değil, kurallar herkese aynı işlemiyor.

Ve en acısı, kimse bu düzeni gerçekten değiştirmek istememesi.

Çünkü herkes, bir gün o sistemin içinde kendine yer açabileceğine inanıyor.

Yeni neslin çocuk sahibi olmaktan uzaklaşmasını sadece ekonomiyle açıklamak eksik kalır; asıl mesele değişen yaşam tasavvuru. Bugün birçok genç için çocuk sahibi olmak, maddi bir yükten öte, özgürlükten feragat anlamına geliyor. Kariyer önceliği, bireyselleşmenin artması ve belirsizliklerle dolu bir dünya algısı, çocuk yapamamaktan çok çocuk istememek eğilimini güçlendiriyor.

Bu noktada kritik mesele, aileyi yeniden anlamlandırabilmek. Aileyi sadece sorumluluk ve yük olarak değil, anlam ve değer üreten bir alan olarak konumlandırmak gerekiyor. Başarıyı yalnızca kariyer ve gelir üzerinden tanımlayan dar çerçeve kırılmadan, doğurganlıkta kalıcı bir değişim beklemek zor. Zorlamak değil, anlam kazandırmak belirleyici.

Eğitim sistemi de bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Uzun yıllar süren ama hayata ve mesleğe hazırlamayan bir eğitim yapısı, gençlerde beklenti ve gerçeklik uçurumunu büyütüyor. Esnek eğitim modelleri, güçlü mesleki yönlendirme ve saygın bir alternatif yol sunulmadan bu döngü kırılmaz.

Üniversite meselesi ise ayrı bir kırılma noktası. Artan üniversite sayısına rağmen kalite aynı oranda yükselmediği için ortaya çıkan diploma enflasyonu, gençlerde ciddi bir gelecek kaygısı yaratıyor. İşsiz mezun gerçeği, aile kurma kararını doğrudan erteleyen bir faktöre dönüşüyor.

Mekansal yapı da çocuk sahibi olmayı zorlaştırıyor. Büyükşehirlerde küçülen yaşam alanları, artan kiralar, uzun çalışma saatleri ve zaman baskısı; çocuklu bir hayatı sürdürülebilir olmaktan çıkarıyor. Bu nedenle tek merkezli büyüme yerine çok merkezli kalkınma artık bir tercih değil zorunluluk.

Kırsala dönüş ise romantik bir söylemle değil, gerçekçi politikalarla mümkün olabilir. Gelir üretmeyen, eğitim ve sağlık altyapısı zayıf, bağlantısız bir kırsal model cazip değildir. Kırsal kalkınma; tarımın ötesinde, yaşam kalitesi sunan bütüncül bir ekosistem inşa etmeyi gerektirir.

Son olarak belirleyici olan şey güven duygusu. Gençler sadece bugüne değil, yarına bakarak karar veriyor. Öngörülebilir bir sistem, güçlü kurumlar ve adil bir düzen algısı oluşmadan doğurganlıkta kalıcı bir artış beklemek gerçekçi değil.

Kısaca çözüm, sadece teşvik değil denge kurmaktır: yaşam ve iş dengesi, erişilebilir konut, yaygın bakım hizmetleri, doğru eğitim yönlendirmesi, bölgesel kalkınma ve genç işsizliğiyle mücadele birlikte ele alınmadan bu eğilim tersine dönmez.