25 Haziran 2026 Perşembe

Yeşil görünüp yeşil olmamak


“Dünya herkesin ihtiyacını karşılayacak kadarına sahiptir; fakat herkesin açgözlülüğünü karşılayacak kadarına değil.”

(Mahatma Gandhi)

İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, su kıtlığı ve çevresel bozulma gibi sorunlar dünyanın en önemli gündem maddeleri haline geldi. Bu gelişmeler tüketicilerin, yatırımcıların ve kamuoyunun çevre dostu ürün ve hizmetlere olan ilgisini artırdı. Ancak sürdürülebilirlik kavramının popülerleşmesiyle birlikte yeni bir sorun da ortaya çıktı: greenwashing (yeşil aklama).

Greenwashing, şirketlerin veya kurumların gerçekte olduğundan daha çevreci görünmeye çalışmalarıdır. Bir başka ifadeyle, çevresel performansı sınırlı ya da tartışmalı olan faaliyetlerin, pazarlama ve iletişim stratejileriyle sürdürülebilirlik başarısı gibi sunulmasıdır. Bu durum yalnızca tüketicileri yanıltmakla kalmaz; aynı zamanda çevre politikalarına duyulan güveni de zedeler.

Bugün birçok şirket reklamlarında “doğa dostu”, “yeşil”, “ekolojik”, “karbon nötr” veya “sürdürülebilir” gibi ifadeleri yoğun şekilde kullanmaktadır. Ancak bu iddiaların önemli bir kısmı bağımsız denetimlerle desteklenmemekte veya şirket faaliyetlerinin tamamını yansıtmamaktadır. Örneğin, yüksek karbon salımı yapan bir firmanın yalnızca küçük bir geri dönüşüm projesini ön plana çıkarması, çevresel gerçekliği değiştirmemektedir.

Greenwashing yalnızca etik bir sorun değil, aynı zamanda ciddi hukuki ve ekonomik sonuçlar doğurabilen bir uygulamadır. Örneğin Volkswagen, dizel araçlarının emisyon değerlerini olduğundan düşük gösterdiğinin ortaya çıkmasının ardından milyarlarca dolarlık ceza ve tazminat ödemek zorunda kaldı. Benzer şekilde H&M ve KLM gibi şirketler de çevresel iddialarının yanıltıcı olduğu gerekçesiyle düzenleyici kurumların ve tüketici örgütlerinin incelemelerine konu oldu. Bu örnekler, sürdürülebilirliğin yalnızca reklam kampanyalarıyla değil, ölçülebilir ve doğrulanabilir uygulamalarla desteklenmesi gerektiğini açıkça göstermektedir.

Greenwashing’in en yaygın yöntemlerinden biri, şirketlerin çevresel etkilerinin yalnızca olumlu taraflarını vurgularken olumsuz taraflarını gizlemesidir. Diğer bir yöntem ise bilimsel dayanağı olmayan çevreci kavramların kullanılmasıdır. Tüketiciler çoğu zaman teknik detaylara erişemediği için bu tür söylemler kolaylıkla etkili olabilmektedir.

Sorunun ekonomik boyutu da oldukça önemlidir. Gerçekten çevre dostu üretim yapan işletmeler daha yüksek maliyetlere katlanırken, yalnızca “yeşil görünmeyi” tercih eden firmalar haksız rekabet avantajı elde edebilmektedir. Bu durum sürdürülebilir yatırımların önünde önemli bir engel oluşturmaktadır.

Son yıllarda karbon kredileri ve karbon dengeleme mekanizmaları da benzer tartışmaların odağına yerleşmiştir. Bazı şirketler emisyonlarını azaltmak yerine karbon kredisi satın alarak “net sıfır” hedeflerine ulaştıklarını açıklamaktadır. Oysa iklim krizinin çözümü, kâğıt üzerindeki denkleştirmelerden çok üretim ve tüketim alışkanlıklarının dönüştürülmesini gerektirmektedir.

Bu nedenle sürdürülebilirlik konusunda temel soru şudur: Gerçekten çevreyi koruyor muyuz, yoksa çevreyi koruyormuş gibi mi görünüyoruz?

Greenwashing ile mücadele edebilmek için şeffaf raporlama, bağımsız denetim mekanizmaları, güçlü çevre mevzuatı ve bilinçli tüketici davranışları büyük önem taşımaktadır.

İklim krizinin derinleştiği bir dönemde artık yeşil görünmek yeterli değildir. Gerçek sürdürülebilirlik; pazarlama stratejilerinde değil, üretim biçimlerinde, tüketim alışkanlıklarında ve kalkınma anlayışında ortaya çıkar.

Kısaca greenwashing, sürdürülebilirliğin önündeki görünmez engellerden biridir. Çevresel sorunların çözümü için samimi dönüşümler yerine sembolik adımların tercih edilmesi, hem doğaya hem de topluma zaman kaybettirmektedir. Geleceğin dünyasında önemli olan çevreci görünmek değil, gerçekten çevreci olmaktır.

“Doğayı kurtarmanın yolu, onu reklamlarda sevmekten değil; ekonominin merkezine yerleştirmekten geçer.”

“Fazla samimiyet, saygıyı azaltır.

Çok sevgi, nankörlük getirir.
Çok iyilik, suistimal edilir…
İnsan ilişkilerinde çok’lar sıkıntılıdır.
Denge esastır.” (Doğan Cüceloğlu)

Bu söz, insan ilişkilerinde ölçünün ve sınırların önemine dikkat çeker. Elbette her fazla samimiyet saygıyı azaltmaz, her sevgi nankörlük doğurmaz ya da her iyilik suistimal edilmez. Ancak ilişkilerde sınırlar kaybolduğunda, insanlar zamanla verilen değeri olağan görmeye başlayabilir. Sürekli fedakârlık yapan kişinin emeği görünmez hale gelebilir; sürekli anlayış gösteren kişinin anlayışı hak edilmiş bir ayrıcalık gibi algılanabilir. Sağlıklı ilişkilerin temelinde sevgi kadar özsaygı, yakınlık kadar sınır, fedakârlık kadar denge vardır. İnsan, karşısındakine değer verirken kendisini yok saymamalı; yardım ederken bağımlılık oluşturmamalı; samimi olurken saygı mesafesini tamamen ortadan kaldırmamalıdır. Hayatın birçok alanında olduğu gibi ilişkilerde de sorunların önemli bir kısmı eksikliklerden değil, ölçüsüzlüklerden kaynaklanır. Azı kadar çoğu da zarar verebilir. Bu nedenle mesele sevgiyi, iyiliği veya samimiyeti azaltmak değil; onları yerinde, zamanında ve dengeli biçimde yaşatabilmektir. Belki de insan ilişkilerinin en zor ama en değerli kuralı şudur.
“Ne eksik bırakacak kadar uzak, ne de değersizleştirecek kadar fazla olmak. Dengeyi koruyabilmek.”

 Güven, toplumun ve ekonominin görünmeyen temelidir.

“Toplumların refahı, insanların birbirine ne kadar güvendiğiyle yakından ilişkilidir.”

(Francis Fukuyama)

🔹 Güven, ekonomik kalkınmanın görünmeyen sermayesidir.

🔹 Güvenin yüksek olduğu toplumlarda yatırım, üretim ve ticaret daha hızlı gelişir.

🔹 Güven arttıkça sözleşme, denetim ve kontrol maliyetleri azalır; kaynaklar daha verimli kullanılır.

🔹 Tasarruf sahibinin bankaya, yatırımcının piyasaya, vatandaşın kurumlara güvenmesi ekonomik istikrarın temelidir.

🔹 Sosyal açıdan güven, insanların birlikte yaşama iradesini güçlendirir.

🔹 Güvenin olduğu yerde dayanışma, yardımlaşma ve ortak hareket etme kültürü gelişir.

🔹 Aileyi ayakta tutan sevgi kadar güvendir; toplumu ayakta tutan hukuk kadar güvendir.

🔹 Güven kaybolduğunda şüphe büyür, kutuplaşma artar, sosyal bağlar zayıflar.

🔹 Bir ülkede yolları, köprüleri ve binaları yapmak mümkündür; ancak güveni inşa etmek çok daha zordur.

🔹 Güven, para gibi kasalarda değil; insanların kalplerinde ve davranışlarında birikir.

“Bir toplumda güven düzeyi ne kadar yüksekse, o toplumun ekonomik başarısı da o kadar yüksek olur.”

(Kenneth Arrow)

Kısaca güven; ekonomide yatırımın, sosyal hayatta huzurun, demokraside meşruiyetin ve insan ilişkilerinde samimiyetin temelidir. Kaybedildiğinde yerine konulması en zor değerlerden biridir. Bu yüzden güven, hem bireylerin hem de toplumların en kıymetli hazinesidir.

11 Haziran 2026 Perşembe

30.06.2026 tarihi itibariyle; Kurulu güç 126.056 MW oldu. Santral Sayısı: 43.043 adet oldu. 


31 Temmuz 2024 ile 30 Haziran 2026 tarihleri arasında toplam 15.134 adet santral devreye girmiştir. Yine aynı tarihler arasında kurulu güçte 14.479 MW artış kaydedildi. 01.01.2025 tarihinden bu yana kurulu güç değerinde 10.369 MW artış kaydedildi. Yine aynı ay içinde 30.06.2026 tarihi itibariyle, üretilen elektrik enerjisinin kaynaklara göre dağılımı ise şöyle oluşmuştur.


   1- Hidrolik kaynaklı elektrik enerjisi üretim (Akarsu ve Baraj Tipi Santrallerde) %35,20

  2- Kömür kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Linyit, İthal Kömür, Asfaltit ve Taşkömürü Santrallerde) %22,40,

  3- Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Güneş, Rüzgar, Jeotermal, Biyokütle ve Atık Isı Santrallerde) %33,68,

 4- Doğalgaz ve fuel-oil kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Doğalgaz ve fuel-oil (İthal kaynaklı) %8,72,


   Özetle; Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi %68,88, fosil yakıtlı kaynaklı elektrik enerjisi üretimi ise %31,12 oldu.


Kaynak: TEİAŞ

10 Haziran 2026 Çarşamba

Sosyal medya ve yapay zeka haberciliği bitirecek mi?


Haber artık gazeteden değil telefonlardan takip ediliyor, kamuoyu ise sosyal medyada şekilleniyor. Sosyal medya ve yapay zekanın geleneksel gazeteciliği derinden sarstığını ancak yıkmaya yetmeyeceğini düşünüyorum. 

“Mesleğin temelleri hala gelenekselde atıyor” 

Teknolojik gelişmelerle birlikte sosyal medyanın yeni haber kaynağı olarak kullanılması, yapay zekanın ise haber yazabiliyor olması hem okurlar hem de gazeteciler için ne söylüyor? Sosyal medya ve yapay zeka gazeteciliğin geleceğini nasıl şekillendiriyor? 

İnternet haberciliğinin sunduğu hız ve erişim kolaylığı kullanıcıları geleneksel medyadan uzaklaştırdı. “İnsanlar gazeteyi ertesi gün beklemek ya da televizyonların ana haber bültenlerini takip etmek zorunda kalmadan gelişmelere anında ulaşmaya başladı. Üstelik haberler video, fotoğraf ve diğer multimedya unsurlarıyla destekleniyordu. Bu durum internet haberciliğini ön plana çıkardı. Ancak haber siteleri clickbait; yani tık tuzağı dediğimiz olayı çok fazla yapınca sosyal medya bir adım daha öne geçti”. Kullanıcıların artık uzun içerikler yerine kısa, hızlı tüketilebilen bilgilere yöneliyor. 

“Sosyal medya insanları çok hızlı tüketen kullanıcılar haline getirdi. Haber siteleri detay sunarken insanlar artık hap bilgi istiyor”.

Sosyal medyada yalan haberin çok daha hızlı yayıldığını, “Yapay zeka ya da sosyal medya her ne kadar daha fazla kullanılıyor olsa da dezavantajlara sahip. Kurumsal bir haber kuruluşunda geçmesi zor olan birçok içerik sosyal medyada hiçbir denetim olmadan paylaşılabiliyor. Dolayısıyla sosyal medyada haber tüketimi çok hızlı olsa da, çok kısa bilgiler veriliyor olsa da kurumsal bir haber sitesi, televizyon kanalı ya da bir gazete kadar güvenilir değil. Bu yüzden ne geleneksel medyayı ne de internet medyasını tamamen bitiremeyecek.”

'Dünyada elektriğin fişini çektiğiniz anda bütün sosyal medya ve internet haberciliğinin sonunu getirebilirsiniz ama basılı gazete öyle değil' diyerek gazetenin önemine dikkat çekiyorum, "Basılı gazeteler bir arşiv niteliği taşıdığı için varlığını sürdürmek zorundadır. Hatta ben bundan birkaç yıl önce teknoloji geleneksel medyayı değil dijital medyayı yiyecek dediğimiz zaman tuhaf karşılanıyordu, ama bugün bunu gördük. Gazetelerin sınırlı alanı dezavantaj olarak görülüyordu. Bugün ise tam tersine, sınırlı alana girebilmek daha prestijli kabul ediliyor. Dijital gelişim gazeteleri değil internet sitelerini gözden düşürdü" şeklinde konuştu.

"Habercilikteki teknolojik gelişmelerin geleneksel gazeteciliği yıkması zor dedik ama ciddi derecede sarsmış durumda. Örneğin en son Ferrari, Luce diye bir model çıkarttı. Bu otomobilin lansmanında şöyle bir iddia gündeme geldi: Marka gazetecilerden daha çok influencerları çağırmış ve gazetecilere arabayı kullanmaları için sadece yarım saat süre verirken influencerlara daha geniş zamanlar tanımış. Bu durum şunu gösteriyor: Basının en önemli işlevlerinden biri olan etkileme görevini artık sosyal medya aldı".

Yapay zekanın sektörde işsizlik korkularını değerlendirerek, işini iyi yapan insanların korkması gereken bir şey olmadığını, aksine yapay zeka ile dost olabileceklerini savunuyorum. “Yapay zeka gazetecilerin elinden angarya işleri alıyor. Bir gazeteci 2015'te 2025 arasında evlilik oranlarını karşılaştırmak istese, internet sitesini saatlerce taramak zorunda. Yapay zeka bu işi 10 saniyede bitiriyor. Gazeteciye işini güzelleştirmek için daha fazla vakit kalıyor. Gazeteci yapay zekaya telifsiz resim de çizdirebiliyor. Dolayısıyla yapay zeka doğru kullanıldığında gazeteciler için müthiş bir yardımcı” yorumunu yaptı. Ancak yapay zekanın ürettiği bilgilerin çok büyük bir teyit açığı barındırdığını vurgulayarak, “Yapay zeka internetteki verilerle çalışır. Eğer yanlış bilgi sisteme girdiyse yanlış sonuç üretebilir. Bu nedenle teyit mekanizması her zamankinden daha önemlidir”.

Gazetecilik eğitiminin ve mesleki tecrübenin önemini de hatırlatarak, "Serbest gazeteci olarak kurumlara bağlı kalmadan bu mesleği yapıp para kazanabilirsiniz ama bu mesleğin temellerini öğrenmeden çok ileri gidemeyebilirsiniz. Bu yüzden sadece mesleğinin öğretilmesi için bile geleneksel medya sürdürülmek zorundadır".

"Sosyal medya ve yapay zeka geleneksel medyayı ciddi şekilde sarsabilir ama yıkacak güce sahip değildir".


Türkiye, Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Avrupa’nın enerji güvenliğini şekillendiren “dördüncü ana arter” konumuna yerleşmiştir. AB’ye giren toplam doğal gaz ithalatının yaklaşık yüzde 10’luk bölümü Türkiye üzerinden kıtaya ulaşmaktadır. Güney Gaz Koridoru’nun sağladığı akışa ek olarak TürkAkım hattının rolü giderek büyümektedir. Ukrayna transit sözleşmesinin sona ermesiyle Doğu Avrupa ülkeleri bu hatta daha fazla yönelmiş, 2025 yılında Macaristan, Slovakya ve Sırbistan’a 18,06 milyar metreküp gaz tedarik edilmiştir.

Türkiye’nin gelişmiş LNG altyapısı Avrupa açısından ayrıca önemlidir. Farklı coğrafyalardan gelen gazın Türkiye sisteminde harmanlanabilmesi, Ankara’ya enerji arbitrajı ve esneklik kapasitesi kazandırmaktadır. Bu durum, özellikle Doğu Avrupa için kesintisiz arz güvenliği anlamına gelir. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden 2025 yılında taşınan 206,4 milyon varil ham petrol de Avrupa rafinerilerinin Rus enerji tekeline mahkûm kalmaması açısından kilit önemdedir.

9 Haziran 2026 Salı

05.06.2026 tarihi itibariyle; Kurulu güç 125.641 MW oldu. Santral Sayısı: 42.625 adet oldu. 

31 Temmuz 2024 ile 05 Haziran 2026 tarihleri arasında toplam 14.716 adet santral devreye girmiştir. Yine aynı tarihler arasında kurulu güçte 14.064 MW artış kaydedildi. 01.01.2025 tarihinden bu yana kurulu güç değerinde 9.954 MW artış kaydedildi. Yine aynı ay içinde 05.06.2026 tarihi itibariyle, üretilen elektrik enerjisinin kaynaklara göre dağılımı ise şöyle oluşmuştur.

      1- Hidrolik kaynaklı elektrik enerjisi üretim (Akarsu ve Baraj Tipi Santrallerde) %40,91,

    2- Kömür kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Linyit, İthal Kömür, Asfaltit ve Taşkömürü Santrallerde) %18,25,

     3- Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Güneş, Rüzgar, Jeotermal, Biyokütle ve Atık Isı Santrallerde) %27,74,

   4- Doğalgaz ve fuel-oil kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Doğalgaz ve fuel-oil (İthal kaynaklı) %13,10,

    Özetle; Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi %68,65, fosil yakıtlı kaynaklı elektrik enerjisi üretimi ise %31,35 oldu.

Kaynak: TEİAŞ

5 Haziran 2026 Cuma

Mayıs ayı enflasyon rakamları açıklandı


Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) yıllık %32,61 arttı, aylık %1,71 arttı.

TÜFE'deki (2025=100) değişim 2026 yılı Mayıs ayında bir önceki aya göre %1,71 artış, bir önceki yılın Aralık ayına göre %16,61 artış, bir önceki yılın aynı ayına göre %32,61 artış ve on iki aylık ortalamalara göre %32,24 artış olarak gerçekleşti.

TÜFE yıllık değişim oranları (%), Mayıs 2026

TÜFE gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık %34,86 arttı

En yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun yıllık değişimleri; gıda ve alkolsüz içeceklerde %34,86 artış, ulaştırmada %34,29 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %45,59 artış olarak gerçekleşti. İlgili ana harcama gruplarının yıllık değişime olan katkıları ise gıda ve alkolsüz içeceklerde 8,60, ulaştırmada 5,63 ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda 6,07 yüzde puan oldu.

TÜFE ana harcama gruplarının yıllık değişim oranları ve genel endeks değişimine katkıları, Mayıs 2026

TÜFE gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık %34,86 arttı

En yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun yıllık değişimleri; gıda ve alkolsüz içeceklerde %34,86 artış, ulaştırmada %34,29 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %45,59 artış olarak gerçekleşti. İlgili ana harcama gruplarının yıllık değişime olan katkıları ise gıda ve alkolsüz içeceklerde 8,60, ulaştırmada 5,63 ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda 6,07 yüzde puan oldu.

TÜFE ana harcama gruplarının yıllık değişim oranları ve genel endeks değişimine katkıları, Mayıs 2026

TÜFE ana harcama gruplarının aylık değişim oranları ve genel endeks değişimine katkıları (%), Mayıs 2026

Endekste kapsanan 174 alt sınıftan (Amaca Göre Bireysel Tüketim Sınıflaması-COICOP 2018 5'li Düzey) 2026 yılı Mayıs ayı itibarıyla, 28 alt sınıfın endeksinde düşüş gerçekleşirken, 9 alt sınıfın endeksinde değişim olmadı. 137 alt sınıfın endeksinde ise artış gerçekleşti.

Özel kapsamlı TÜFE göstergesi (B) yıllık %31,30 arttı, aylık %2,87 arttı

İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içkiler ve tütün ile altın hariç TÜFE'deki değişim, 2026 yılı Mayıs ayında bir önceki aya göre %2,87 artış, bir önceki yılın Aralık ayına göre %14,93 artış, bir önceki yılın aynı ayına göre %31,30 artış ve on iki aylık ortalamalara göre %31,74 artış olarak gerçekleşti.


Memur ve memur emeklileri 2026'nın ilk yarısı için yüzde 6,85 enflasyon farkı ve yüzde 11 de toplu sözleşme zammı almıştı. 2026 ayının ilk beş ayının enflasyon rakamları açıklandı. Ocak ayında enflasyon yüzde 4,84 çıktı. Şubat ayında yüzde 2,96 çıktı. Mart ayında yüzde 1.94 çıktı. Nisan ayında yüzde 4,18 çıktı. Mayıs ayında da yüzde 1,71 çıktı. 5 aylık kümülatif enflasyon oranı yüzde 16,61 oldu. 

Açıklanan enflasyon rakamlarına bakıldığında memur ve memur emeklilerinin aldığı yüzde 11 toplu sözleşme zammının tamamı ile birlikte yaklaşık yarısı ilk 5 ayda erimiş oldu. Haziran ayında çıkacak enflasyon rakamı memur ve memur emeklilerinin alacağı enflasyon farkını de netleştirecek.

5 aylık kümülatif enflasyon çıktığı için memur ve memur emeklileri bugünden yüzde 5,41 oranında enflasyon farkı oranında alacaklı hale geldi.

Temmuz ayında tüm kamu personelinin maaşlarına ayrıca Haziran ayında çıkan enflasyona göre enflasyon farkı ve Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararıyla belirlenen yüzde 7'lik zam eklenecek.

2026 Yılı ÜFE-TÜFE Oranları


Ocak - 2026ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,674,84
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre2,674,84
Bir Önceki Yıla Göre27,1730,65
Oniki Aylık Ortalamalara Göre25,3933,98

Şubat - 2026ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,432,96
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre5,167,95
Bir Önceki Yıla Göre27,5631,53
Oniki Aylık Ortalamalara Göre25,6033,39

Mart - 2026ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,301,94
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre7,5810,04
Bir Önceki Yıla Göre28,0830,87
Oniki Aylık Ortalamalara Göre25,9832,82

Nisan - 2026ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre3,174,18
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre10,9914,64
Bir Önceki Yıla Göre28,5932,37
Oniki Aylık Ortalamalara Göre26,4832,43

Mayıs - 2026ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,751,71
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre14,0416,61
Bir Önceki Yıla Göre28,9332,61
Oniki Aylık Ortalamalara Göre26,9632,24

2026 Mayıs ayı enflasyon rakamları açıklandı


TÜFE'deki (2025=100) değişim 2026 yılı Mayıs ayında bir önceki aya göre %1,71 artış, bir önceki yılın Aralık ayına göre %16,61 artış, bir önceki yılın aynı ayına göre %32,61 artış ve on iki aylık ortalamalara göre %32,24 artış olarak gerçekleşti.

Yİ-ÜFE (2003=100) 2026 yılı Mayıs ayında bir önceki aya göre %2,75 artış, bir önceki yılın Aralık ayına göre %14,04 artış, bir önceki yılın aynı ayına göre %28,93 artış ve on iki aylık ortalamalara göre %26,96 artış gösterdi.

4 Haziran 2026 Perşembe

Türkiye’de enflasyonun derinleşen krizi

 

Türkiye’de enflasyon artık günlük hayatın merkezine yerleşmiş durumda. Market fiyatları sürekli değişiyor. Kiralar yükseliyor. Ulaşım, enerji ve temel ihtiyaç giderleri her geçen ay daha ağır hale geliyor. Vatandaşın alım gücü zayıflarken ekonomik belirsizlik toplumun her kesiminde hissediliyor. Bu tabloyu tek bir nedene bağlamak mümkün değil. Çünkü Türkiye’deki enflasyon birçok iç ve dış faktörün aynı anda etkili olduğu karmaşık bir yapıya dönüştü.

Dünyadaki ekonomik düzen son yıllarda büyük bir değişim geçiriyor. Uzun süre boyunca küreselleşme sayesinde düşük maliyetli üretim ve ucuz taşımacılık sistemi vardı. Şimdi ise korumacılık yükseliyor. Büyük devletler arasındaki siyasi rekabet tedarik zincirlerini parçalayarak maliyetleri artırıyor. Ticaret yollarındaki güvenlik sorunları da bu süreci daha ağır hale getiriyor.

Rusya-Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki çatışmalar enerji fiyatlarını uzun süre yüksek seviyelerde tuttu. Türkiye’nin enerji alanında dışa bağımlı olması bu maliyet artışını doğrudan ekonomiye taşıdı. Sanayi üretiminde kullanılan enerji pahalandıkça fabrikaların üretim giderleri yükseldi. Çimento, demir-çelik, lojistik ve tarım gibi alanlarda maliyet baskısı daha belirgin hale geldi. Bu artışlar zamanla market raflarına kadar ulaştı.

Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı çevresindeki krizler de küresel ticaret üzerinde ciddi baskı oluşturdu. Deniz taşımacılığında yaşanan aksaklıklar navlun fiyatlarını yükseltti. Teslimat süreleri uzadı. Türkiye’de üretim yapan birçok firma ithal ara malına bağımlı olduğu için bu gelişmeler doğrudan üretim maliyetlerine yansıdı. Küresel düzeyde yaşanan her lojistik problem içeride yeni zam dalgalarını hızlandırdı.

Tarım sektöründe de benzer bir sorun var. Türkiye son yıllarda tohum üretiminde önemli ilerleme kaydetmiş olsa da gübre, mazot ve zirai ilaç gibi temel girdilerde dışa bağımlılık devam ediyor. Çiftçi üretim yaparken yüksek maliyetlerle karşılaşıyor. Kur artışı yaşandığında tarımsal üretim giderleri de hızla yükseliyor. İklim değişikliği ve kuraklık riski eklenince gıda fiyatları üzerindeki baskı daha da artıyor.

Enflasyonu hızlandıran bir başka unsur ise şirketlerin fiyatlama davranışları oldu. Küresel kriz ortamı birçok firma için güçlü bir gerekçeye dönüştü. Bazı şirketler maliyet artışının çok üzerinde fiyat yükseltti. Tüketici tarafında oluşan “yarın daha pahalı olacak” düşüncesi bu süreci hızlandırdı. İnsanlar fiyatların sürekli yükseleceğine inandıkça harcamalarını öne çekmeye başladı. Böylece piyasadaki fiyat artışları kendi kendini besleyen bir döngüye dönüştü.

Toplumdaki beklenti bozulması ekonomik sorunları daha ağır hale getiriyor. Vatandaş geleceğe güven duymadığında tasarruf yapmak yerine hızlı tüketime yöneliyor. Özellikle kira piyasasında bu durum çok net görülüyor. Ev sahipleri gelecekte maliyetlerin daha da artacağını düşündüğü için fiyatları sürekli yukarı çekiyor. Aynı davranış birçok hizmet sektöründe de ortaya çıkıyor.

6 Şubat depremlerinin ekonomiye yüklediği maliyet de enflasyon üzerinde önemli etki bıraktı. Yeniden inşa süreci büyük kamu harcamalarını beraberinde getirdi. İnşaat sektöründeki yoğun talep çimento, demir ve enerji maliyetlerini artırdı. EYT düzenlemesinin bütçe üzerindeki yükü ve kıdem tazminatı ödemeleri de piyasadaki talep baskısını güçlendirdi.

Türkiye’nin önündeki en önemli mesele üretim yapısını güçlendirmek ve dışa bağımlılığı azaltmaktır. Enerji alanında yenilenebilir kaynaklara yönelmek büyük önem taşıyor. Tarımda verimlilik artırılmadan gıda fiyatlarını kalıcı şekilde düşürmek zor görünüyor. Lojistik altyapının güçlendirilmesi ve sanayide yüksek katma değerli üretime geçilmesi de ekonomik dayanıklılığı artırabilir.

Avrupa ülkelerinin Çin’e olan bağımlılığı azaltma arayışı Türkiye için önemli bir fırsat sunuyor. Türkiye güçlü sanayi altyapısı ve coğrafi konumu sayesinde yeni dönemde bölgesel üretim merkezi olabilir. Ancak bunun gerçekleşmesi için uzun vadeli planlama gerekiyor. Çünkü enflasyon bugün Türkiye ekonomisinin en ağır yapısal sorunlarından biri haline gelmiş durumda.