13 Mart 2025 Perşembe

Ruh ve Maneviyat

İnsan, ruh sahibi değildir, çünkü insanın kendisi ruhtur. İnsan, ruh olarak yaşamakta, düşünmekte, duygulanmakta, düşünmekte ve davranmaktadır. Ruh, bendir. Ruh olarak yaşamayan insan, aslında duygularından, düşünmelerinden ve duyarlılıklarından çok şey yitirmiş demektedir. Ruh olarak yaşadığı takdirde insan, elini, belini ve dilini tutabilmektedir. İnsanı tek başına tutan, geliştiren ve olgunlaştıran hiçbir ritüel yoktur. İnsanı tutan, farkındalık kazandıran ve olgunlaştıran ruh benidir. Ruh, insanı tutmadığı takdirde birey, hiçbir şeye tutunamamaktadır. Tutunamayan insan, ruhun kendisini tutmadığı insandır.

Ruh, varlığın açık özüdür. Ruh, kapalı ve içi doldurulmuş değildir. Her birey, ruhunu kendisine göre beslemek, geliştirmek ve güçlendirmek sorumluluğuna sahiptir. İnsan ilişkilerimiz, ilgilerimiz ve ideallerimiz, ruhumuzu iyileştirecek, onaracak ve geliştirecek nitelikte olmalıdır. Her an ruhumuz için ne yaptığımız sorusu, bizi meşgul etmelidir.

Ruhu yaralamak, incitmek, kanatmak her zaman mümkündür. Ruhta açtığımız yaralar ve travmalar, geçmemektedir. Ruhtaki acılarımız, incinmişliklerimiz, kırılmalarımız ve kanamalarımız, sadece kabuk bağlayabilir. Yaralarımızın kabuk bağlaması, incinmişliklerimizin geçtiği ve kaybolduğu anlamına gelmemektedir. Ruh, ancak bir başka ruhla ilişkiye girerek, birlikte aklederek, düşünerek, hissederek ve duyumsayabilerek iyileşebilir ve ilerleyebilir.

Elinde kılıç, herkese saldıran bir zihniyette ruh ve maneviyat yoktur. Ruhta ve maneviyatta şiddetin yeri yoktur. Şiddeti ve kılıcı yücelten ve kutsayan zihniyetin, ahlaka, maneviyata, sanata, felsefeye, edebiyata hiçbir katkısı olmamıştır. Ruh, aslında sürekli olarak bilim yapmayı, ahlaklı yaşamayı, hukuka riayet etmeyi, felsefi sorgulamayı, sanatsal yaratıcılığı gerektirmektedir.

Ruha ve maneviyata ulaştıran yol olma iddiası taşıyan birçok inanç, kültür ve ritüel kalıbı vardır. Şekilci, doğmatik ve taklitçi çerçeveler ve tekrarlar, maneviyata gitmemekte, insanı kendi içlerinde çıkmaza sürüklemektedirler. Çıkmazda kalmamak için bireyin ruhu ve maneviyatı, şekilci, çerçevelenmiş, sınırlanmış, taklitçi kalıblara sıkıştırmaması ve dondurmaması gerekmektedir.

Ruhun ve maneviyatın, kuralları, doğmaları ve ritüelleri yoktur. Hiçbir ritüel ve kural, insanı ruha ve maneviyata ulaştırmaz. Ruh beni ve maneviyat, insanın sürekli olarak duygusal, düşünsel, davranışsal ve sosyal sınırların ötesine gitmeyi ve onları aşmayı kapsayan bir varoluşsal durumdur. İnsan, yiyip içtiklerinden ibaret değildir. İnsan, dış dünyadaki uyarıcılara verdiğimiz tepkilerden ibaret değildir. İnsan, içimizdeki duygulardan ve düşüncellerden ibaret değildir. İnsan, bütün bunlarla beraber, bütün bunlardan fazlasını kapsayan ve aşan ruh benidir.

Ruh beni, farkındalığı gerektirir. Farkındalık olmadığı zaman, aslında ruh ve maneviyatta ortadan kalkmaktadır. Gaflet, ruh beninin ve maneviyatın düşmanıdır. Akılla, bilgiyle ve emekle hayatın farkında olarak hayatı yaşamak, ruh beninin ve maneviyatın olgun yoludur.Ruh beni ve maneviyatı diri tutan farkındalık, duygularımızın, düşüncelerimizin, davranışlarımızın, ilgilerimizin ve ilişkilerimizin sürekli farkında olmayı, onları gözlemlemeyi, takip etmeyi, sorgulamayı ve soruşturmayi içermektedir. Farkındalık düzeyimiz arttıkça ruh benimize, maneviyata ve hayata vereceğimiz anlam ve amaç derinleşerek genişlemekte, hayatımızı yeniden her gün dinamik bir şekilde oluşturma imkanlarına ve motivasyonuna kavuşmaktayız.

Ruh beni, bedenimizin yedikleriyle, içtikleriyle, arzularıyla ve görünüşüyle bizi savaşa ve çatışmaya sokmamaktadır. Ruh beni, ruhumuz kadar bedenimizi de sevmeyi, ona özen göstermeyi ve ona incelikli davranmayı gerektirmektedir. Vücudumuzun yeteri kadar güzel olmadığını sanmak, bedenimizin çirkin göründüğünü sandığımız yerlerini yapay bir şekilde değiştirmeye kalkmak, aslında ruh beni açısından bir yozlaşma ve yabancılaşma anlamına gelmektedir. Maneviyat, bedenimizle barış içinde olmaktır. Bedenimizle barış içinde olmak onun hayat kaynağı olarak devamını sağlamak için biyolojik ihtiyaçlarımızı bilimsel, akli, tıbbi, estetik ve sosyal ölçülerde karşılamayı gerektirmektedir.Beden, önemlidir, çünkü beden hayattır. Beden, ruhun ete kemiğe bürünmüş halidir. Bedenimizi, ruhumuzu ve zihnimizi, hep birbiriyle ilgili ve ilişkili tutmak şeklinde çetin bir meydan okuma önümüzde durmaktadır. Gerçek maneviyat tecrübesi, bu çetin meydan okumaya verilen cevaptır.

11 Mart 2025 Salı

Faiz ve enflasyonun gölgesinde büyüme


Türkiye ekonomisi, son yıllarda küresel belirsizlikler, iç siyasi ve ekonomik dinamikler, yüksek enflasyon ve finansal dalgalanmalarla önemli sınavlardan geçiyor. Ancak özellikle 6 Şubat 2023 depremleri, ekonomik dengeleri derinden sarsan bir gelişme oldu. Bu süreçte enflasyon, Merkez Bankası’nın faiz politikası, işsizlik, sanayi üretimi ve enerji maliyetleri birbiriyle yakından ilişkili hale geldi.

Türkiye’de enflasyon uzun süredir ekonomi yönetiminin en büyük mücadele alanlarından biri. 2023 yılı itibarıyla yıllık enflasyon yüzde 60’ın üzerinde seyrederken, 2024’te bu oran yüzde 40’lara geriledi. Ancak bu düşüş, fiyatların genel seviyesinin indiği anlamına gelmiyor; sadece artış hızının yavaşladığını gösteriyor. Enflasyonun başlıca nedenleri arasında kur şokları, ithalata bağımlılık ve enerji maliyetlerindeki artış öne çıkıyor. Özellikle Türkiye’nin doğalgaz ve petrol gibi enerji kaynaklarında dışa bağımlı olması, küresel enerji fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı ekonomiyi kırılgan hale getiriyor.

6 Şubat depremleri, ekonomide enflasyonist baskıyı artıran önemli bir faktör oldu. Deprem bölgesinde yıkılan altyapının yeniden inşası, kamu harcamalarının hızla artmasına neden oldu. Bu süreçte bütçe açığı büyüdü ve kamu borçlanması arttı. Aynı zamanda depremden etkilenen illerde üretim kayıpları yaşandı, iş gücü göçü nedeniyle işsizlik oranları yükseldi.

Merkez Bankası, enflasyonla mücadelede faiz oranlarını en önemli araç olarak kullanıyor. 2023’ün ikinci yarısında faizler yüzde 50 seviyesine kadar çıkarıldı. Faiz artışı, TL’nin değerini koruyarak ithalat maliyetlerini düşürebilir ve enflasyonu kontrol altına alabilir. Ancak diğer yandan, yüksek faizler kredi maliyetlerini artırarak işletmelerin yatırım yapmasını zorlaştırıyor. Bu da sanayi üretimi ve istihdam üzerinde baskı yaratıyor.

Sanayi sektörü, Türkiye ekonomisinin büyüme motorlarından biri. Ancak 2024 itibarıyla sanayi üretiminde yavaşlama dikkat çekiyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri, yüksek finansman maliyetleri. Şirketler, yüksek faiz oranları nedeniyle yatırım kararlarını ertelemek zorunda kalıyor. Aynı zamanda enerji maliyetlerinin yükselmesi de sanayi üretimini olumsuz etkiliyor. Doğalgaz ve elektrik fiyatlarındaki artış, üretim maliyetlerini artırarak rekabet gücünü zayıflatıyor.

İşsizlik oranı resmi verilere göre yüzde 9-10 seviyesinde seyrediyor. Ancak genç işsizlik oranı daha yüksek ve iş bulma süreci giderek zorlaşıyor. Deprem bölgesinde iş gücü piyasasında yaşanan daralma, bölgesel işsizliği daha da artırdı. Yeniden inşa sürecinde istihdam yaratılmasına rağmen, özel sektör yatırımlarının yavaşlaması işsizlik sorununu çözmede yeterli olmadı.

6 Şubat depremlerinin ekonomik etkileri sadece bütçe açığı ve işsizlikle sınırlı kalmadı. Deprem harcamalarının büyük bir kısmı devlet tarafından karşılandığı için kamu maliyesi üzerinde ciddi bir yük oluştu. Deprem bölgesinde ekonomik faaliyetlerin yeniden canlanması için özel sektör teşvik edilmeli, sanayi ve hizmet sektörlerinde üretim kapasitesi artırılmalı.

Türkiye ekonomisi, enflasyon ve faiz ikilemi, işsizlik sorunu ve deprem sonrası toparlanma süreciyle aynı anda mücadele ediyor. Bu noktada sürdürülebilir bir ekonomik model oluşturmak için bazı adımların atılması gerekiyor. Öncelikle enflasyonu kontrol altına almak için sıkı para politikası sürdürülmeli, ancak sanayi ve istihdam üzerindeki olumsuz etkiler de göz önünde bulundurulmalı. Türkiye’nin enerji bağımsızlığını artırmak için yenilenebilir enerji yatırımlarına daha fazla kaynak ayrılmalı. Bu, sanayi sektörünün enerji maliyetlerini düşürerek üretim maliyetlerini azaltacaktır.

Deprem bölgesinde üretimi teşvik eden politikalar geliştirilerek, vergisel teşvikler ve uygun kredi imkanları sağlanmalı. Bu illerde sanayi ve hizmet sektörlerinin yeniden canlandırılması, hem istihdamı artıracak hem de bölgesel ekonomik canlanmayı destekleyecektir. İş gücü piyasasına yönelik reformlar yapılmalı, özellikle genç işsizliği azaltmak için mesleki eğitim programlarına daha fazla yatırım yapılmalı.

Türkiye ekonomisi güçlü dinamiklere sahip bir yapı. Ancak sürdürülebilir büyüme ve toplumsal refah için uzun vadeli ve dengeli politikalar izlenmesi gerekiyor. Önümüzde zorlu ama aşılması mümkün bir süreç var. Yeter ki doğru politikalarla ilerleyelim.

5 Mart 2025 Çarşamba

Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ) tarafından 28 Şubat 2025 tarihinde açıklanan verilere göre, Türkiye’nin toplam elektrik kurulu gücü 116 bin 570 MW’a ulaştı. Bu kapasite içinde yenilenebilir enerji kaynaklarının önemi giderek artarken, güneş enerjisi kurulu gücü 20 bin 379 MW’a yükselerek dikkat çekti.

Güneş enerjisi kapasitesinin detaylarına bakıldığında, kurulu gücün büyük bir kısmının lisanssız santrallerden oluştuğu görülüyor. TEİAŞ verilerine göre, güneş enerjisi kurulu gücünün 18 bin 371 MW’ı lisanssız santrallerden, 2 bin 8 MW’ı ise lisanslı santrallerden sağlanıyor. Lisanssız güneş enerjisi santrallerinin bu denli yüksek paya sahip olması, bireysel ve küçük ölçekli üreticilerin yenilenebilir enerjiye olan ilgisini ortaya koyuyor. Türkiye’nin enerji politikalarında temiz ve sürdürülebilir kaynaklara yönelim son yıllarda hız kazanmış durumda. Güneş enerjisinin toplam kurulu güç içindeki payının yüzde 17,5’e ulaşması, ülkenin bu alandaki potansiyelini ve yatırımlarını gözler önüne seriyor. Uzmanlar, güneş enerjisinin hem çevresel faydaları hem de enerji bağımsızlığı açısından Türkiye için stratejik bir önem taşıdığını vurguluyor.

 

2025 Şubat Ayı Türkiye’nin Kurulu Güç Verilerine Göre Öne Çıkan Bazı Bilgiler

  • Lisanssız güneş kurulu gücü bir önceki aya göre artarak 18.371 MW’a ulaşırken, lisanslı güneş kurulu gücü bir önceki aya göre artarak 2.008 MW seviyesine yükseldi. Toplam güneş enerji kurulu gücü de 20.379 MW oldu.
  • Rüzgar enerji kurulu gücü bir önceki aya göre artarak 13.044 MW seviyesine yükseldi.
  • Jeotermal kurulu gücünde herhangi bir değişiklik olmadı ve 1.734 MW seviyesinde sabit kaldı.
  • Biyokütle kurulu gücü de 2.121 MW oldu.
  • Toplam yenilenebilir kurulu gücü de 68.480 MW’a yükseldi.
  • Toplam aktif kurulu güçte ilk sırayı yine doğalgaz aldı ve 24.601 MW oldu.

2025 Şubat Ayı Türkiye’nin Kurulu Güç Tablosu

 

KAYNAKSANTRAL ADEDİKURULU GÜÇ (MW)
Akarsu6178.340
Asfaltit Kömür1405
Atık Isı73314
Barajlı14723.863
Biyokütle3782.121
Doğalgaz33224.601
Fuel Oil8230
Güneş32.00420.379
İthal Kömür1610.456
Jeotermal661.734
Linyit5110.234
LNG12
Motorin11
Nafta15
Rüzgar37613.044
Taşkömür4841
Toplam34.076116.570

Tok Tutan Yiyecekler

 

Yumurta: Uzun zaman doygunluk hissi sağlaması ile Ramazan ayında sahur sofralarında yumurtanın bulunması isteniyor. Yumurta kan şekeri kontrolü de sağlayarak, yemek yeme isteğini azaltır.

Kuru Fasulye: Kilo kontrolü sırasında en büyük yardımcılarımızdan biridir. Baklagil tüketenlerin kan şekeri kontrolü daha iyi olur ve tokluk hissi sağlar. Piyaz olarak veya ana yemek olarak pişirilebilir.

Tarçın: Bir tutam tarçın bile yemek sonrası insülin tırmanışlarını engelliyor. Sahurda süte veya herhangi bir içeceğe 1 çay kaşığı tarçın, katılıp içilirse, daha rahat oruç tutulur.

Çörekotu: Ölümden başka birçok derde devâ olduğu Hadis-i şerîfle bildirilmiştir. Birçok faydası yanında, doygunluk hissi sağlar ve Ramazanda yenmesi istenen bir baharattır. Salata, yoğurt gibi yiyeceklere eklenen çörekotu, doygunluk dışında zindelik de verir.

Yağsız Et: Yemeğin içinde et olması tokluk hissini artırır. Ayrıca ette ve balıkta bol bulunan 'lösin' adındaki amino asit kaslarınızın kalori harcamasını kolaylaştırır. Bu sebeple yemekler, yağsız kıyma yahut yağsız et ile pişirilir.

Esmer Buğday: Esmer buğday tüketenlerin, beden yağı yüzdelerinin düştüğü, sağlıklı yağ oranlarına doğru yol aldıkları görülmüştür. Salatalara, ekmeklere eklenerek kolesterol seviyeleri düşürülebilir.

Yeşil Çay: Çay yapraklarının taze kurutulan yapraklarından meydana gelir. Kilo kontrolünde ve vücut yağını azaltmada önemlidir. Ramazanda günde 2/3 fincan yeşil çay içilebilir.

Kaynak: Türkiye Gazetesi Takvimi

4 Mart 2025 Salı

Bir meydan okuma olarak sevmek

Sevmek,  hayatı sevmektir. Bir ötekinin hayata tutunması,  hayatı coşkuyla sürdürmesi, hayatını derinliğine  yaşaması için bir başka hayata katkı sunmak demektir. Bir çiçeği sevmek, onu sulamaktır ve soldurmamaktır. Bir çiçeği yaşattığımız sürece onu sevebiliriz. Sevmek,  pahalı  hediyeler almak değildir. Sevgiliyi her gün hayata bağlıyorsak, onun yaşama sevincini canlı tutabiliyorsak aslında seviyoruz demektir. Hayat ve aşk, sıradan ve sıkıcı şeyler  değildir. Sevgili olanı  yaşama coşkusuyla ve sevinciyle  doldurmuyorsak, aslında ortada sevgi adına bir şey bulunmamaktadır. Nazım Hikmet, sevmek ve yaşamak arasındaki ilişkiyi canlı bir şekilde  kurarak ifade etmektedir: “Yaşamak ümitli bir iştir, sevgilim. Yaşamak: Seni sevmek gibi ciddi bir iştir.” Sevgi tecrübesinin  yaşama coşkusu ve tutkusu için verilen emek olduğunu unutmuş olmak, günümüzün en  gafletlerinden biridir. Sevmek, hayatı keşfetmektir, yenilemektir, hayatı diri tutmaktır. Sevmenin diriliş olduğu gerçeğini fark etmek için hayat ve sevgi arasındaki derin bağı yeniden keşfetmeliyiz.

Sevgi, insanı ve doğayı sevmekle tecrübe edilebilir. İnsanın ötesinde ve üstünde  sevilecek hiçbir  sahte kurgu yoktur. İnsan yerine  sahte otoriteleri ve güçleri sevmeyi dayatan  uyduruk  kalıplar ve klişeler, aslında insanı köleleştirmeye çalışmaktadırlar. İnsan, sadece  insanları ve doğayı sevdikçe özgürleşebilir. Sevmek, kölelik ve kulluk değildir. Sevmek, bağımlılık değildir. Sevmek, özgürce insana ve doğaya bağlanarak özgürleşerek yaşamak ve olgunlaşmaktır.

Sevmek, birlikte büyümektir ve gelişmektir.  Doğayla ve insanlıkla birlikte  büyüdüğümüz ve geliştiğimiz sürece  sevgiyi tecrübe ediyoruz.  Doğayı  tahrip ettiğimiz ve insanı gerilettiğimiz durumlarda, artık  sevgiden söz etmek mümkün değildir. Sevginin var olup olmadığının ölçüsü büyümenin ve gelişmenin var olup olmadığıdır. Bir ilişkide  gerilemeden,  zarardan ve  kısırdöngüden söz ediyorsak, aslında orada sevgi yerine nefretin işbaşında olduğunu  söyleyebiliriz. Nefret, geriletir, zarar verir, tüketir, boğar ve  yıkar. Sevgi, ilerletir, büyütür, geliştirir, üretir, yaşatır ve yapar.

Sevgi, dayatmayla olmaz. Sevginin emir-komutası yoktur. Sevgi, insanın içinden gelen  manevi bir tecrübedir. Kendisini,   kişinin canı dahil her şeyden daha sevilmesi gerektiğini dayatan, bunu değişmez ahlak normu haline getirenler, aslında kendilerine putlaştıranlardır. Sevmek putlaştırmak değildir. Kendisinin  her şeyden çok sevilmesini buyuran ve dayatan bütün putlardan uzak durmalı ve bütün putlar reddedilmelidir. Putlar ormanının  putlarını ancak sevgiyle ve düşünceyle yıkıp onlardan özgürleşebiliriz. Sevmek için putlardan  vazgeçelim. Kültürün ve tarihin ürettiği ve dayattığı bütün putlardan vazgeçmek, sevmenin önümüze koyduğu çetin bir meydan okumadır.

Sevgi, manevi bir tecrübedir. Sevgi, şunu yap-şunu yapma şeklinde kurallara, kaidelere, kararlara ve kaynaklara sığdırılacak bir tecrübe değildir. Sevgi, su gibi insan ruhunda sürekli akış ve canlılık içinde olan bir durumdur. Sevginin akışı, sevmenin dondurulamayacağını göstermektedir. İnsanın düşlerini, duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını  şunu yapmalısın-şunu yapmamalısın şeklinde sınırlayan  formalist ve legalist yaklaşımların hepsinde, aslında  sevgiye düşmanlık adına insanın duygusunu, düşünü ve düşüncesini kontrol ve yönetme sapkınlığı vardır. Sevginin formu ve normu yoktur. Her birey, sevgiyi kendisine özgü bir şekilde yaşar. Formalizm ve legalizm, sevgiyi kurutmakta, kuraklaştırmakta ve çölleştirmektedir. Sevgi, özgürlük sayesinde  verimlileşmekte,  üretmekte ve  dirileşmekte ve diriltmektedir.

Sevgi, arzuyu, benliği, umudu ve ümidi   dolu dolu yaşamaktır. Sevgi, insanın   sürekli olarak kendi sınırlarını aşması,  insanda ve doğada  yeni alanlar ve imkanlar yaratmak için emek sarf etmesi ve mücadele etmesidir. İnsanın, sürekli olarak kendisini aşma mücadelesi içinde olması, hayatı ve doğayı  yenilemekte ve diriltmektedir.