30 Temmuz 2026 Perşembe

Bugün kentleri yalnızca binalar üzerinden okumak büyük bir yanılgıdır.

Bir kentin siluetine bakarak ne kadar geliştiğini anlayamazsınız. Ama o kentte; • Rant kimlere gidiyor? • Konuta kimler erişebiliyor? • Kimler merkeze yaklaşırken kimler kentin dışına itiliyor? • Planlama kararları kimin lehine işliyor? • Kamu yararı mı, özel çıkar mı belirleyici oluyor? Bu soruların cevabı, o kentin gerçek hikâyesini anlatır. Kent rantı, çoğu zaman yalnızca arsa değerlerindeki artış olarak görülüyor. Oysa rant; mülkiyet ilişkileri, planlama kararları, finansallaşma, kamu politikaları ve siyasal tercihlerle şekillenen bir politik ekonomi meselesidir. Bugün dünyanın birçok kentinde konut, barınma hakkından çok yatırım aracına dönüşmüş durumda. Finansallaşma, kentleri sermaye için daha cazip hâle getirirken; dar ve orta gelir grupları için yaşanabilir kentleri giderek ulaşılmaz kılıyor. En ilginç olan ise şudur: Bu dönüşüm çoğu zaman “kalkınma”, “yenileme”, “marka şehir”, “küresel rekabet”, “mega proje”, “afet dönüşümü” gibi olumlu kavramlarla meşrulaştırılıyor. Oysa kavramlar değişse de temel soru değişmiyor: Kentler insanlar için mi şekilleniyor, yoksa sermayenin birikim süreçleri için mi? Gerçek kalkınma, yalnızca daha fazla bina yapmak değildir. Gerçek kalkınma; üretilen rantın adil paylaşılması, planlama süreçlerinin şeffaf olması, barınma hakkının korunması ve kentlerin yalnızca yatırımcılar için değil, o kentte yaşayan herkes için yaşanabilir kalabilmesidir.
Çünkü bir ülkenin medeniyet seviyesi, gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil; kentlerinde adaletin ne kadar hissedildiğiyle ölçülür.

26 Temmuz 2026 Pazar

Sultanların Zaferi ve Sporun Acı Reçetesi

Filenin Sultanları bir kez daha göğsümüzü kabarttı, devasa bir mücadeleyle rakiplerini devirip dünya şampiyonluğuna ulaştı. Yürekten kutluyorum. Ancak bu tarihi başarı, arka planda yatan o bildik ve acı çelişkiyi bir kez daha gözler önüne seriyor.

Hatırlayalım; ikinci maçında elenerek Dünya Kupası’na veda eden A Milli Futbol Takımı’na 16 milyon dolar prim dağıtılmış, Bodrum’da villalar söz verilmişti. Dünya şampiyonu olan kadınlarımıza da prim verilecektir elbet; ancak mesele finansal rakamlardan ibaret değil. Asıl soru şu: Bu toplum, o kızlarımızın hak ettiği gerçek değeri ve nitelikli saygıyı verebilecek mi?

Bir toplumun kültür ve medeniyet düzeyinin en somut ölçütlerinden biri, bağ kurduğu ve değer verdiği spor dallarıdır. Bu noktada futbol, diğer branşlardan keskin biçimde ayrılıyor. Çim sahaların ötesine geçen futbol, kapitalizmin çarklarını döndüren küresel bir sektöre; kulüpler ise milyarderlerin ve küresel fonların vitrin aracına dönüştü.

Daha da önemlisi futbol, siyaset için bulunmaz bir aparattır. Zamanında Salazar ve Franco gibi liderlerin kitleleri afyonlamak için kullandığı ünlü "3F" formülü (Futbol, Fado ve Fiesta) bugün modern dünyada biçim değiştirerek varlığını sürdürüyor. Gerçek başarının hak ettiği değeri bulduğu, sporun şovdan ibaret görülmediği bir toplum düzeni dileğiyle...

16 Temmuz 2026 Perşembe

Türkiye Elektrik Kurulu Güç ve Üretim Raporu

TEİAŞ verilerine göre, Türkiye'nin elektrik kurulu gücü ve devreye giren santral sayılarına ilişkin güncel göstergeler şu şekildedir:

Kurulu Güç ve Santral Gelişimi

  • Yeni Devreye Giren Santraller: 31 Temmuz 2024 ile 31 Temmuz 2026 tarihleri arasında toplam 15.515 adet yeni santral devreye alınmıştır.

  • Kurulu Güç Artışı (Yaklaşık 2 Yıllık): Aynı dönemde (31 Temmuz 2024- 31 Temmuz 2026) kurulu güç kapasitesinde 14.675 MW artış kaydedilmiştir.

  • Son Dönem Kurulu Güç Artışı (2025 Başından İtibaren): 1 Ocak 2025'ten bu yana ise kurulu güce 10.565 MW ilave edilmiştir.

Elektrik Üretiminin Kaynaklara Göre Dağılımı

31 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla, üretilen elektrik enerjisinin kaynak bazlı dağılımı şu şekildedir:

Kaynak TürüKapsadığı SantrallerÜretim Payı (%)
KömürLinyit, İthal Kömür, Asfaltit ve Taşkömürü%31,23
Diğer YenilenebilirGüneş, Rüzgar, Jeotermal, Biyokütle ve Atık Isı%32,50
HidrolikAkarsu ve Baraj Tipi Santraller%26,12
Doğalgaz ve Fuel-OilDoğalgaz ve İthal Fuel-Oil%10,15

Özet Değerlendirme:

Toplam elektrik üretiminde yenilenebilir kaynakların (hidrolik dahil) payı %58,62 seviyesine ulaşırken, fosil yakıtlı kaynakların payı %41,38 olarak gerçekleşmiştir.

Kaynak: TEİAŞ

14 Temmuz 2026 Salı

31.07.2026 tarihinde üretilen elektrik enerjisinin kaynaklara göre dağılımı ise şöyle oluşmuştur.

1- Hidrolik kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Akarsu ve Baraj Tipi Santrallerde) %23,07,
2- Kömür kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Linyit, İthal Kömür, Asfaltit ve Taşkömürü Santrallerde) %29,08,
3- Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Güneş, Rüzgar, Jeotermal, Biyokütle ve Atık Isı Santrallerde) %41,85,
4- Doğalgaz ve fuel-oil kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Doğalgaz ve fuel-oil (İthal kaynaklı) %6,00,

Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi %64,92
Fosil yakıtlı kaynaklı elektrik enerjisi üretimi ise %35,09

Kaynak: TEİAŞ

10 Temmuz 2026 Cuma

31.07.2026 tarihi itibarıyla; Kurulu güç 126.252 MW oldu. Santral Sayısı: 43.427 adet oldu. 

31 Temmuz 2024 ile 31 Temmuz 2026 tarihleri arasında toplam 15.515  adet santral devreye girmiştir. Yine aynı tarihler arasında kurulu güçte 14.675 MW artış kaydedildi. 01.01.2025 tarihinden bu yana kurulu güç değerinde 10.565 MW artış kaydedildi. 


Yine aynı ay içinde 31.07.2026 tarihi itibarıyla, üretilen elektrik enerjisinin kaynaklara göre dağılımı ise şöyle oluşmuştur.


   1- Hidrolik kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Akarsu ve Baraj Tipi Santrallerde) %26,12,

  2- Kömür kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Linyit, İthal Kömür, Asfaltit ve Taşkömürü Santrallerde) %31,23,

  3- Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Güneş, Rüzgar, Jeotermal, Biyokütle ve Atık Isı Santrallerde) %32,50,

 4- Doğalgaz ve fuel-oil kaynaklı elektrik enerjisi üretimi (Doğalgaz ve fuel-oil (İthal kaynaklı) %10,15,


   Özetle; Yenilenebilir kaynaklı elektrik enerjisi üretimi %58,62, fosil yakıtlı kaynaklı elektrik enerjisi üretimi ise %41,38 oldu.


Kaynak: TEİAŞ

9 Temmuz 2026 Perşembe

“Kümeste değişen kurallar, her zaman tilkinin menfaatinedir. "

Bu söz, güç dengelerinin asimetrik (eşit olmayan) olduğu durumları ve sistem değişikliklerinin kimlerin işine yarayacağını harika bir metaforla özetliyor.

Burada üzerinde düşünülmesi gereken birkaç temel nokta var:

Güç Asimetrisi: Kümes ve tilki ilişkisinde kuralları koyan ya da değiştiren genelde tavuklar değildir. Tavuklar sadece korunaklı, statik bir düzen içinde hayatta kalmaya çalışırlar. Tilki ise o düzeni yıkmak veya esnetmek isteyen dışsal/avcı güçtür.

Kaostan Beslenmek: Mevcut kurallar (çitler, kilitler, bekçi köpekleri) ne kadar katı ve netse, zayıf olanın (tavukların) güvenliği o kadar sabittir. Kuralların değişmesi, esnemesi veya belirsizleşmesi; her zaman durumu manipüle etme kabiliyeti yüksek olan stratejik aktörün (tilkinin) lehine bir boşluk yaratır.

Kurumsal Hafıza ve Bürokrasi: Makro düzeyde bakarsak; hukukta, ticarette veya yönetimde kuralların sürekli ve hızla değişmesi, o sistemin içindeki yerleşik ve küçük oyuncuları sersemletir. Değişime hızla adapte olabilecek sermayeye, güce veya kurnazlığa sahip olanlar (büyük yapılar, "tilkiler") bu yeni gri alanları hemen kendi menfaatine çevirir.

Kısacası; düzenin istikrarsızlaşması, her zaman gücü elinde tutan ya da pusuda bekleyen fırsatçıya yarar. Tavuklar yeni kuralları anlamaya çalışırken, tilki çoktan akşam yemeği planını yapmıştır.

Türkiye’nin kalkınma ve teknoloji ligindeki yeri, yüksek teknoloji enstrümanlarını barındıracak kapasitede değildir. Eğitim sistemi ne kadar nitelikli bireyler yetiştirirse yetiştirsin, sanayi yapısı düşük katma değerli üretime hapsolduğu sürece nitelikli işgücü asgari ücret sınırında kalmaya mahkûmdur. Yapısal bir sanayi ve teknoloji dönüşümü gerçekleşmediği müddetçe, nitelikli eğitim "diplomalı işsizlik" veya "beyin göçü" üretmeye devam edecektir.

Sonuç olarak; yüksek nitelikli beyinler ya hayal kırıklığı içinde asgari ücret veya asgari ücretin biraz üzerinde bir gelire razı olup köreliyor ya da ilk fırsatta emeğinin değer gördüğü gelişmiş ülkelere göç ediyor. (beyin göçü) Türkiye ise kendi yetiştirdiği en parlak zihinleri ekonomisine entegre edemeyerek, düşük ve orta teknoloji liginde patinaj çekmeye devam ediyor.

Bir ekonomide işgücünün finansal değeri, bireyin aldığı eğitimin teorik niteliğinden ziyade, o emeği talep eden üretim altyapısının teknolojik gelişmişlik düzeyi ile doğrudan ilişkilidir.

Türkiye’de yükseköğretim sisteminin plansız büyümesi (örn: Beslenme ve Diyetetik gibi branşlardaki aşırı mezun sayısı), piyasa dinamiklerinden kopuk bir arz fazlası yaratmıştır.

Temel problem; yüksek teknoloji üretemeyen bir ekonomide, dünya standartlarında yetişmiş uzmanların dahi asgari ücret sarmalına sıkışmasıdır.

İleri Teknoloji Uzmanlıkları ve Piyasa Gerçekliği

Dünya genelinde katma değeri en yüksek kabul edilen bilim dallarının (Kuantum Bilgi Bilimi, Sentetik Biyoloji, Nükleer Füzyon vb.) Türkiye özel sektöründe doğrudan karşılık bulamamasının iki temel nedeni vardır:

Ar-Ge Derinliğinin Olmaması: Yapay zekâ veya veri bilimi gibi alanlarda dahi istihdam, derin inovasyon (Ar-Ge) yerine yabancı teknolojilerin entegrasyonu ve basit otomasyon süreçleriyle sınırlıdır.

Kurumsal Altyapı ve Sermaye Yetersizliği:

Temel bilimlere dayalı uzmanlıklar milyar dolarlık laboratuvar ve sanayi yatırımları gerektirir. Piyasada bu yatırımları karşılayacak aktör bulunmadığından, bu zihinler ya kamuda memur statüsünde körelmekte ya da gelişmiş ülkelere göç etmektedir.

"Mavi Yaka" Arz Şoku ve Gelir Tezatlığı

Yüksek lisans ve doktora mezunlarının istihdam ve ücret krizi yaşadığı ekonomide; kule vinç operatörü, kaynakçı, kalıp ustası ve tesisatçı gibi meslek gruplarının dolgun maaşlarla hemen iş bulabilmesi iki yapısal nedene dayanmaktadır:

Ekonominin Lokomotif Tercihi:

Türkiye büyüme modelinin uzun süredir inşaat, montaj ve düşük teknolojili imalata dayanması, bu sektörlerdeki fiziksel emeğe yönelik yoğun bir cari talep yaratmaktadır.

Mesleki Eğitimin Çöküşü: Çıraklık kültürünün ve meslek liselerinin işlevsizleşmesi, sahada fiilen çalışacak usta arzını kritik seviyede düşürmüştür. Arzın ani düşüşü, ikame edilemeyen bu emeğin fiyatını (ücretini) yukarı fırlatmıştır.

Ortaya koyduğum bu tablo, aslında yapısal iktisatçıların yıllardır dile getirdiği "orta gelir tuzağı" ve "düşük katma değerli üretim yapısı" sarmalının tam bir sahadaki yansımasıdır.

Eğitim ve Ekonomik Yapı Uyumsuzluğu:

"Diplomalı İşsizlik"

"Eğitim, tek başına işgücünün değerini belirlemez; o eğitimi talep edecek bir sanayi yapısı yoksa, o emek değersizleşir."

Türkiye'deki durum tam olarak budur. Ülke, her köşe başına açılan üniversitelerle ve plansız kontenjanlarla (beslenme ve diyetetik, mimarlık, mühendisliklerin birçoğu dahil) adeta bir "diploma enflasyonu" yaratmıştır.

Sanayi ise teknoloji liginde üst sıralara tırmanamadığı, katma değeri yüksek ürünler üretemediği için bu nitelikli işgücünü absorbe edecek (emeğin karşılığını verecek) kapasiteye sahip değildir.

Herkesin üniversite mezunu olmaya zorlandığı, meslek liselerinin ve çıraklık kültürünün çöktüğü bir sistemde, piyasada "işi fiilen yapacak" usta bulunamaz hale geldi. Klasik iktisat kuralı işler: Arzı çok azalan ve ikame edilemeyen şeyin fiyatı fırlar.

İnşaat ve Geleneksel Sanayi Odaklı Büyüme:

Türkiye ekonomisinin lokomotifleri uzun süredir inşaat, tekstil, montaj sanayi ve düşük-orta teknolojili imalattır. Ekonomi ne üretiyorsa, ona uygun işgücü talep eder. Şu anki üretim altyapımızın kule vinç operatörüne veya iyi bir kaynakçıya olan ihtiyacı, yaşlanma biyoloğuna olan ihtiyacından bin kat daha fazladır.

Yapay Zekâ Araştırmacısı / Hesaplamalı Genomik Bilim İnsanı

Piyasada görece en şanslı olanlar bunlardır. Ancak Türkiye'deki "piyasa", bu uzmanları genellikle derin araştırma-geliştirme (Ar-Ge) yapmak için değil, hazır kütüphaneleri (API) kullanarak basit otomasyonlar veya e-ticaret optimizasyonları yapmak için istihdam eder. Maaşları asgari ücretin üzerindedir ancak küresel muadillerinin yanına bile yaklaşamaz.

Kuantum Bilgi Bilimcisi, Sentetik Biyolog ve Nükleer Füzyon Bilim İnsanı

Bu branşların Türkiye'de özel sektörde (piyasada) doğrudan bir alıcısı yoktur. Çünkü bu alanlar milyar dolarlık temel bilim yatırımları ve devasa laboratuvar altyapıları gerektirir. Bu uzmanların Türkiye'deki tek adresi sınırlı bütçeli akademik kadrolar veya TÜBİTAK gibi az sayıda kamu kurumu olabilir. Orada alacakları maaş ise kıdemli bir devlet memuru maaşından öteye geçmez.

Özetle: Türkiye'de bir nükleer füzyon veya kuantum uzmanının emeği, piyasa nezdinde maalesef "vasıfsız ya da genel yazılımcı" muamelesi görme riskiyle karşı karşıyadır. Talep olmayınca, arzın niteliği fiyatı (maaşı) belirleyemez.

Kamuda dijital dönüşümün etkisi ve sonuçları ile birlikte açık ve gizli işsizlik gerçeği ne zaman başlar.

Kamuda dijital dönüşüm (e-devlet entegrasyonları, yapay zekâ tabanlı otomasyonlar, RPA yani robotik süreç otomasyonu ve dijital arşivleme), kamu yönetiminde hızı ve verimliliği artırırken, işgücü planlamasında çok ciddi bir yapısal kırılmayı beraberinde getirir.

Kamuda dijitalleşmenin açık ve gizli işsizlik yaratma süreci, teknolojinin sisteme dâhil edilme hızı ile kamunun istihdam politikaları arasındaki makasa bağlıdır. Bu gerçek, dönüşümün 3 farklı evresinde kademeli olarak başlar:

1. Gizli İşsizlik Gerçeği Ne Zaman Başlar? (Dönüşümün İlk 1-3 Yılı)
Kamuda dijital dönüşüm başladığı anda açık işsizlik hemen görülmez; aksine devasa bir "gizli işsizlik" dalgası başlar.

Başlangıç Noktası: Fiziksel evrak takibi, veri girişi, arşivleme, basit onay ve mutabakat süreçleri yazılımlara devredildiği an (örneğin e-Devlet kapısının derinleşmesi veya yapay zekâ destekli evrak analizlerinin başlaması).

Mekanizma: Eskiden 10 memurun 5 günde yaptığı bir veri kontrol veya raporlama işini, gelişmiş bir algoritma birkaç saniyede hatasız yapmaya başlar. Kamu işçisi veya memuru yasal güvenceler (657 sayılı kanun vb.) nedeniyle işten çıkarılamadığı için fiziken iş yerindedir ancak ekonomik / operasyonel katma değeri sıfıra yaklaşmıştır.

Sonuç: Kişi maaş almaya devam eder ama yaptığı iş artık sistem tarafından yapılmaktadır. Bu, kamuda verimsizliği gizleyen, bütçeye yük bindiren ve kurumsal motivasyonu düşüren kronik gizli işsizliğin başladığı andır.

2. Açık İşsizlik Gerçeği Ne Zaman Başlar? (Dönüşümün Orta Vadeli Evresi: 3-5 Yıl)
Kamu, yapısı gereği mevcut kadrolu memurunu işten çıkaramaz. Ancak bu durum, kamunun açık işsizlik yaratmayacağı anlamına gelmez. Kamunun yarattığı açık işsizlik "istihdam daralması" ve "giriş bariyeri" şeklinde başlar.

Başlangıç Noktası: Dönüşümün olgunlaştığı, sistemlerin oturduğu ve kamunun yıllık personel alım (KPSS ve sözleşmeli personel) kontenjanlarını radikal şekilde düşürdüğü an.

Mekanizma: Dijitalleşen kurumlar (örneğin vergi daireleri, SGK merkezleri, nüfus müdürlükleri, adliye ön büroları) artık emekli olan personelin yerine yeni personel talep etmemeye başlar.

Genç İşsizliği Etkisi: Bu durum, her yıl kamuda işe girmeyi bekleyen yüz binlerce üniversite mezununun dışarıda kalmasına yol açar. Yani kamu kendi içindeki personeli işsiz bırakmaz ama piyasaya yeni giren genç nüfusta doğrudan "açık işsizliğe" neden olur.

Esnek/Taşeron İşgücü: Kamuya iş yapan veri giriş personeli, çağrı merkezi çalışanları veya taşeron şirketlerin sözleşmeleri iptal edilir. Kamu güvencesi olmayan bu alt yüklenici çalışanları için açık işsizlik anında başlar.

"Sanal Memurlar" (RPA ve Yapay Zekâ) İşleri Devralıyor

Kamudaki iş yükünün çok büyük bir kısmı; evrak kontrolü, veri girişi, onay süreçleri, arşivleme, dilekçe tasnifi ve kurumlar arası yazışmalar gibi tekrarlayan, rutin işlerden oluşur.

RPA (Robotik Süreç Otomasyonu)

Şu an birçok bakanlık ve genel müdürlük, arka planda çalışan yazılım robotlarını (RPA) devreye alıyor. Bir memurun saatlerce uğraştığı veri eşleştirmelerini bu robotlar saniyeler içinde hatasız yapıyor.

Sonuç: Rutin iş yükü azaldıkça, bu işleri yapan binlerce personelin masadaki varlığı operasyonel olarak "gereksiz" hale geliyor. Fiziken oradalar ama sistemin onlara ihtiyacı kalmıyor.

Vatandaş Artık Kuruma Gitmiyor (Hizmet Noktalarının Boşa Çıkması)

e-Devlet kapısının derinleşmesi, yapay zekâ destekli chat botlar ve dijital imza uygulamaları sayesinde vatandaşın fiziken resmi dairelere (Nüfus, Tapu, SGK, Vergi Dairesi vb.) gitme ihtiyacı radikal şekilde azaldı.

Eskiden yüzlerce kişinin sıra beklediği ve onlarca memurun hizmet verdiği ön bürolar (gişeler) artık eski yoğunluğunda değil.

Vatandaşın dijital kanallara kayması, taşra teşkilatlarındaki (il ve ilçelerdeki) fiziki memur kadrolarında doğrudan bir fonksiyonel personel fazlası doğuruyor.

Kamuda Personel Fazlası Oluştuğunda Ne Olur? (İşten Çıkarma Neden Olmaz?)

Türkiye gibi ülkelerde memurların yasal güvenceleri (657 sayılı Kanun vb.) çok güçlü olduğu için, dijitalleşme yüzünden memurların işine son verilmesi siyasi ve hukuki olarak mümkün değildir. Bu durumda kamu şu yollara başvurur ve bu da "fazlalığın" yönetim biçimidir:

Gizli İşsizlik ve Atıllık: Personel fazlası yasal olarak işten çıkarılamadığı için, kurum içinde "iş üretemeyen", gün dolduran, atıl bir kitle oluşur.

"Atanamayanlar" ve Alım Daralması:

Kamu, elindeki fazlalığı eritemediği için yeni personel alımını (KPSS kontenjanlarını) bıçak gibi keser. Emekli olanın yerine yeni birini almaz. Bu durum, personel fazlasının faturasını kamunun dışındaki genç işsizlere keser.

Taşeron ve Sözleşmeli Fesihleri:

Kamuda güvencesiz çalışan, veri giriş veya destek hizmeti sunan taşeron/sözleşmeli personelin sözleşmeleri yenilenmez. Yani ilk darbeyi yine güvencesiz iş gücü yer.

Kritik Tezat: "Düz Memur" Fazlası varken "Uzman" Açığı

Burada çok ciddi bir paradoks yaşanacak. Kamu bir yandan düz veri girişi yapan, evrak taşıyan, onay veren milyonlarca "düz memur" fazlasıyla boğuşurken; diğer yandan bu dijital sistemleri yönetecek, siber güvenliği sağlayacak, yapay zekâ algoritmalarını denetleyecek "nitelikli bilişim uzmanı" açığı yaşayacak.

Türkiye'nin üretim ligi gerçeği burada da karşımıza çıkıyor: Kamu, elindeki niteliksiz personel fazlasını dönüştüremediği ve bütçesini buraya harcadığı için, siber güvenlik veya veri bilimci gibi üst düzey uzmanlara piyasa değerinde maaş verip istihdam da edemeyecek.

3 Temmuz 2026 Cuma

Temmuz ayı kira artış oranı belli oldu


Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 'Tüketici Fiyat Endeksi, Haziran 2026 (TÜFE)' bültenini yayımladı.

Buna göre haziran ayında enflasyon aylık yüzde 0,99, yıllık ise yüzde 32,11 arttı.

Açıklanan verilerle birlikte temmuz ayı kira artış oranı da ortaya çıktı.

Buna göre TÜFE'nin 12 aylık ortalamasına göre hesaplanan kira artış oranı yüzde 32,03 oldu.

2026 Yılı ÜFE-TÜFE Oranları

 

Ocak - 2026ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,674,84
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre2,674,84
Bir Önceki Yıla Göre27,1730,65
Oniki Aylık Ortalamalara Göre25,3933,98


Şubat - 2026ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,432,96
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre5,167,95
Bir Önceki Yıla Göre27,5631,53
Oniki Aylık Ortalamalara Göre25,6033,39


Mart - 2026ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,301,94
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre7,5810,04
Bir Önceki Yıla Göre28,0830,87
Oniki Aylık Ortalamalara Göre25,9832,82


Nisan - 2026ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre3,174,18
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre10,9914,64
Bir Önceki Yıla Göre28,5932,37
Oniki Aylık Ortalamalara Göre26,4832,43


Mayıs - 2026ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre2,751,71
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre14,0416,61
Bir Önceki Yıla Göre28,9332,61
Oniki Aylık Ortalamalara Göre26,9632,24


Haziran - 2026ÜFE (%)TÜFE (%)
Bir Önceki Aya Göre1,800,99
Bir Önceki Yılın Aralık Ayına Göre16,0917,76
Bir Önceki Yıla Göre28,0932,11
Oniki Aylık Ortalamalara Göre27,2632,03