22 Aralık 2024 Pazar

İnsanlığın gerçek serüveni düşünmekle başlar. İnsan kendini bilme bulma ve olma yolunda düşünen aynı zamanda üreten bir varlıktır. Çünkü insanın zihnindeki düşünceler belli bir süre sonra ister istemez üretmek de isteyecektir. İnsan iyiyi kötüyü, güzeli çirkini ayırt etme kabiliyetlerine sahip olmadıkça insan olma sürecini tamamlayamaz.

Toplumu oluşturan insan, bütün değerleriyle gizemli bir varlık olarak günümüze kadar medeniyetler inşaa etmiştir. Dijital değişim ve dönüşümün hızla ilerlediği günümüzde insanlığının en büyük tehditlerinden biri olarak bu dönüşümün insanlığı yalnızlaştırdığını geçmişten gelen kültür ve medeniyetten uzaklaştırdığını söyleyebiliriz.

İnsan, çevresini etkilediği gibi, aynı zamanda çevresinden de etkilenir. Bu yönüyle insan, etkili bir iletişim kullanır. Toplumu oluşturan bireyler ortaya koydukları genel kabul gören konularda birbirleriyle etkileşimi sürekli sürdürürler. Bu etkileşim sonucunda ortak paylaşım değerleri oluşur. İnsan, toplumun bu ortak paylaşımlarını nesilden nesile aktarır.

Besle kargayı oysun gözünü, bu devirde babana bile güvenme gibi bireyi yalnızlığa ve sürekli tedbirli olmaya yönlendiren bu olumsuz deyişlere kulak asmayarak, çevremizde birbirimize iyilik yaparak kurtulabiliriz.

Toplumda herkes herkese "İyi şeyleri kabul et, kötü şeyleri reddet." diyor. Ben ise öyle şeyler söylemiyorum. Anadolu'da meşhurdur eskiden bizim çocukluğumuzda "Yemek buldun mu yanaş, dayağı gördün mü sıvış."diye, öğüt verirlerdi büyüklerimiz. Artık ne o zamanki çocuklarız nede bize öğüt verecek büyüklerimiz kaldı, hepsi bu dünyadan terki diyar eylediler. Artık size çocuk olmadığınızı hatırlatmak istiyorum. Yemek bulduğunuz zaman, hemen o yemeğin başına çöküp o yemeği yemeden önce iyi bir düşüneceksiniz. O yemeği yemenin nelere mal olacağını hesap etmek, akıllı bir insanın kârı değil.

Her insanın iç dünyasında bir Habil ve birde Kabil vardır.Herkes iyi insan olamaz, Önemli olan insanın bu iç dünyasındaki, iyilik hareketinin galip gelmesidir, gerisi lafı güzaf. İnsanın yaptığı her hareket onun bir seviyeden başka bir seviyeye ilerlemesini sağlar. Bu ilerleyiş insanın kendisine kâr ya da zarar vereceği gibi, başka insanlara da kâr yada zarar verebilir. İyiyi ve kötüyü ayırt etme yeteneğine sahip olan insan doğruları görebilen insandır.

Eğitimin doğası

Dünya ve insanlık, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yoğun bir değişim içindedir. İnsanlar ve toplumlar, değişmekte, gelişmekte ve çeşitlenmektedirler. Teknolojinin, bilimin ve globalleşmenin etkisiyle ve iticiliğiyle bütün toplumların renklilikleri ve çeşitlilikleri değişmekte, ihtiyaçlarına uygun çözümler bulmak durumunda kalmaktadırlar. Eğitim, insanların ve toplumların değişimi takip etmek etmek ve yeni ihtiyaçlarını karşılamak için kullandıkları en önemli imkan ve tecrübe durumundadır.

Dünyanın sorunlarına cevap vermek ve insanların hayatın değişmelerine uyum sağlamaları için eğitim, dünyaya ve hayata dair olmalıdır. Dünyaya dair olmayan bir eğitimin, insanla ve hayatla bir ilişkisi, ilgisi ve işlevi bulunmamaktadır.

Dünyaya ve hayata dair bir eğitim, özgür olmalıdır. İnsan üstü ve ötesi hiçbir güç ve otorite adına eğitime müdahale edilmemelidir. Eğitim, her yönüyle insani ve dünyevi olmalıdır. Eğitim, bütün insan ve dünya dışılıklardan özgürleşmelidir. Yüzyıllar öncesinin kalıplarıyla, kurumlarıyla, kavramlarıyla ve kabulleriyle eğitimin yapılması mümkün değildir. İnsanlar, eğitim süreçlerinde dünyaya ve hayata dair yeni fikirler ve pratikler oluşturma özgürlüğüne sahip olmalıdırlar. Özgürlüğü ve insanı esas almayan eğitim, eğitim değildir.

Eğitim, bir inancı, ideolojiyi, yaşam tarzını ve kimliği empoze etmenin aracı değildir. İnsanlar, kendilerine uygun inancı, ideolojiyi, yaşam tarzını veya kimliği seçebilirler veya oluşturabilirler. Eğitim, hiçbir inancın ve ideolojinin hizmetinde olmamalıdır. Eğitimin endoktrinasyon sürecine dönüşmemesi, eğitimin insani ve dünyaya dair olan doğasını korumak açısından büyük önem taşımaktadır.

İnançlar, ideolojiler, kimlikler, kültürler, yaşam tarzları dünyanın her yerinde dünyayı doldurmaktadır. İnsanlar, çok kültürlü ve kimlikli olan şehirlerde, dijital platformlarda inançlarını, değerlerini ve geleneklerini yaşayabilmekte ve koruyabilmektedirler. Çokkültürlülüğün, çok kimlikliğin ve insani çoğulculuğun olduğu dünyamızda eğitim, günümüz ihtiyaçlarına uygun çoğulcu bir karaktere sahip olmalıdır. Bilimsel, rasyonel, insani ve özgür olması gereken eğitim, modern dünyaya uygun modern bir eğitim olmalıdır. Modern ve medeni olmayan anlayışların, kalıpların ve kurumların tekelindeki faaliyetler, eğitim değildir.

Eğitimin başında, ortasında ve sonunda bilim ve akıl olmalıdır. İnsanı ve doğayı sağlıklı ve sağlam verilere ve metotlara dayalı olarak anlamak, araştırmak ve açıklamak isteyen modern bilim anlayışının aksine doğruluğu kendinden menkul spekülasyonların, kurguların ve kalıpların doğru olarak dayatılması, eğitimin insani doğasına aykırıdır. İnsanın içinde olmadığı, insana rağmen insana hayali kurguların doğru olarak dayatılması, insanın duygusal, düşünsel ve davranışsal olarak çökertilmesi ve çürümesi anlamına gelmektedir. Eğitim adı altında hiçbir şey uğruna ve adına insan, çürütülmemelidir ve çökertilmemelidir. İnsanı doğrultacak, canlandıracak ve dinamik kılacak en önemli araç bilimin ve aklın merkezde olduğu modern eğitimdir.

Eğitimin doğası eleştiridir. Toplumsal kabullerin, kimliklerin ve kalıpların hepsi eğitim sürecinde eleştirilebilir ve sorgulanabilir. Eğitim, kültürün ve geleneğin sorgusuz sualsiz öğretildiği ve dayatıldığı bir süreç değildir. Bireylere her öğretileni ezberlemek, tekrarlamak ve teslim olmak zorunda olan robotlar ve papağanlar olarak yaklaşılamaz. Bireyler, akıllarıyla düşünen ve sorgulayan öznelerdir. İnsanlığa ve doğaya dair bütün bilgiler, kaynaklar, kalıplar ve kimlikler, birey için birer ilham kaynağı olarak görülebilirler. Hiçbir şey mutlak doğru değildir. Eğitim süreçlerinde bireylere insana ve dünyaya dair her şeyi sorgulamak ve düşünme imkanları araçları ve kanalları sunulmalıdır. Eğitimde hiçbir teori veya inanç, kutsal veya mutlak doğru olarak kabul edilemez. Eğitimde bütün teoriler ve inançlar sorgulanmalı ve eleştiriye tabi tutulmalıdır.

Eğitimin amacı, kişinin kendisini, doğayı ve dünyayı tanımasını sağlamak, insan olarak dünyadaki varoluşunu ve gelişimini sağlamak için gerekli olan rasyonel, eleştirel ve bilimsel kapasitesini ve yeteneklerini arttırmaktır. Eğitimde kişinin kendini ifade etme ve diğer insanlarla etkileşimde bulunma yeteneklerinin arttırılması büyük önem arz etmektedir. Eğitimde kişinin öğrenmesi gereken değerler demokrasi, barış, insan hakları, hukukun üstünlüğü, özgürlük, çoğulculuk, hoşgörü, doğayla dost olma ve sürdürülebilir kalkınmadır.

​"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!.."

Doğruluk, müslümanın en temel özelliklerindendir. Allahü Teâlâya gerçek anlamda inanmış bir müslüman; kalbiyle, sözüyle, işiyle velhasıl her yönüyle doğru olmak zorundadır. Müslüman iki yüzlü olmaz. O, olduğu gibi görünür, göründüğü gibi de olur. Sözü özüne uyar. İçi başka dışı başka olmaz. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: “Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.” (Hûd 112) Gerçek mümin; hakkı sever, hakkı söyler, hakkı saklamaz ve haktan rahatsız olmaz. Başkalarının hakkına asla tecavüz etmez. Yalan söylemez, yalan yere yemin etmez, yalancı şâhitlik yapmaz. Hiçbir işine hile karıştırmaz. İşte doğruluk ve istikamet budur…

Fertleri, doğruluk vasfını kaybetmiş toplumlarda, yalancılık hâkim olur. İnsanlar arası ilişkiler yapmacık olur ve doğruluktan uzaklaşır. İnsanlar şahsî çıkarlar peşinde birbirlerini kandırmak için türlü oyun ve desiselere başvururlar. Böyle bir toplumda insanlar, âhireti düşünmez, materyalist dünyanın hevâ ve heveslerine uyarlar. Çünkü böyle insanlarda, Allah korkusu yoktur. Bu, kuşku toplumudur. Kimse kimseye güvenmez. Böyle bir toplumda, yalancılık yüzünden çoğu zaman hakikat da ortaya çıkmaz...

Doğruluktan ayrılanlar, yalnız içinde yaşadıkları cemiyete zarar vermekle kalmazlar, kendilerinden sonraki nesillere de kötü örnek olurlar. Doğruluktan ayrılanlar, aslında başkalarını değil, kendilerini aldatmakta ve yıkmaktadırlar. Dolambaçlı ve gayr-ı meşru yollarla elde edilen servetler, sahiplerine dünyada bir leke, âhirette ise ateştir. Dürüstlükle ve meşru yollardan elde edilen kazançlar ise, az da olsa sahibini huzur ve saadet içinde yaşatır. Âhirette ise, cennete girmesine vesile olur. Gerçek mümin, şartlar ne olursa olsun, emrolunduğu gibi dosdoğru olup istikametten ayrılmaz; yalana, hileye tenezzül etmez ve şerefine gölge düşürmez.

Nifak; insanın içinin dışına uymamasıdır. Bu durum kimde tahakkuk ederse, münafıkların bir vasfını taşıyor, demektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünden cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.” (Buhârî) Bu alametler, nifakın açık delilleridir.

Yalan söyleyenin, vaadini yerine getirmeyenin ve emanete ihanet edenin özü sözüne uygun değildir. Bu üçü de toplumsal düzenin destek aldığı üç yüksek faziletin tam zıddıdır. Her şeyden önce itimat edilecek olan şey sözdür. Toplumsal, hukukî ve siyasî ilişkiler sözlü itimatlarla cereyan eder. Bunun içindir ki yalan, her din ve millette denaet-i ahlakiye yani ahlakî alçaklık olarak kabul edilmiştir. Bundan dolayı yalanın her çeşidinden kaçmalı ve doğruluğu şiar edinmeliyiz. Tam olarak doğru olabilmek için şunlara dikkat etmek gerekir:

Sözde doğruluk: Konuşurken, bir şeyden söz ederken; gerçeği çarpıtmadan, ters yüz etmeden konuşmak lazımdır. Zaruret olmadıkça tarizli ve imalı konuşmamalıdır. Ağzımızdan çıkan her söz doğru olmalı, vâki olanı yani olguyu yansıtmalı ve hakikatin ta kendisi olmalıdır. Allahü Teâlânın bize verdiği en büyük nimetlerden biri de lisandır. İnsan bu nimeti, Allah’ın yasak ettiği şeylerde; yalanda, dolanda kullanırsa o büyük nimeti tepmiş ve nankörlük etmiş olur.

Niyette doğruluk: Yapmak istediğimiz işi, sırf Allahü Teâlânın rızasını kazanmak için yapmaya niyetlenmeli ve bu hâlis niyete asla başka birşeyi karıştırmamalı, yani ihlası elden bırakmamalıyız.

Azimde Doğruluk: Hayırlı işler yapmayı tasarlarken gerçekçi ve doğru olmak gerekir. Mesela, “şöyle bir imkâna sahip olursam, şu hayırlı işleri yaparım” diyen kimse, o imkâna sahip olduğunda sözünde durmazsa, azminde doğru yok, demektir.

Fiilde doğruluk: Hakkaniyetle hareket etmek, haktan ayrılmamak, sözün öze uygun olması. Yemine bağlı kalmak, verilen sözü tutmak ve yanlı iş yapmamak gibi.

Dinimiz, doğruluğa çok önem verir; doğru olmayı tavsiye eder ve aynı zamanda doğru insanlarla beraber olmayı da emreder. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının; özü sözü doğru, samimi ve dürüst insanlarla beraber olun!” (Tevbe 119)

Modern yaşamın iki yüzü

Günümüz dünyasında kurumsal iş hayatının monotonluğu ve tükenmişlik hissi, insanları daha özgür ve esnek yaşam tarzlarına yönlendiriyor. Dijital göçebelik ve zihinsel göçebelik, bireylerin kendilerini yeniden keşfetmeleri ve hayatlarına farklı bir yön vermeleri için önemli fırsatlar sunuyor.

Dijital göçebelik, teknolojinin sunduğu imkânlarla herhangi bir yerden çalışmayı mümkün kılıyor. Bu yaşam tarzını benimsemek, bireylerin hem profesyonel hem de kişisel hayatlarında özgürlük elde etmelerini sağlıyor. Ancak bu özgürlük, beraberinde disiplin ve planlama gerektiriyor. Güvenilir bir internet bağlantısına sahip olmak, dijital göçebe yaşamının en temel gerekliliklerinden biri. Ayrıca, sürekli değişen bir çevrede çalışmanın getirdiği zorluklarla başa çıkabilmek için etkili zaman yönetimi ve öz disiplin geliştirmek büyük önem taşıyor. Yeni bir yere taşınmak veya sürekli seyahat etmek, bireyin sosyal çevresini zayıflatabilir. Ancak bu durum, yeni insanlarla tanışmak ve kültürel etkileşimlere açık olmakla aşılabilir. Derin ve anlamlı sosyal bağlar kurmaya çaba göstermek, yalnızlık hissini azaltırken yaşam deneyimini de zenginleştirir.

Bunun yanında, dijital göçebelik aynı zamanda bireylere küresel bir perspektif kazandırır. Farklı ülkelerde yaşamak ve çalışmak, bireyin kültürel farklılıkları anlama ve bunlara adapte olma becerisini geliştirir. Örneğin, bir dijital göçebe Tayland’da çalışırken hem yerel yaşam tarzını öğrenebilir hem de iş dünyasının dinamiklerini bu yeni çevreye göre yeniden şekillendirebilir. Ayrıca, dijital göçebelik bireylerin iş-yaşam dengesi kurmasına olanak tanır; doğal güzelliklere sahip bir yerde çalışmak, hem üretkenliği hem de yaşam memnuniyetini artırabilir.

Zihinsel göçebelik ise fiziksel bir yer değiştirme olmaksızın, bireyin farklı kültürler, düşünce sistemleri ve yaşam biçimleri arasında zihinsel bir yolculuğa çıkmasını ifade eder. Bu süreç, bireylere hem entelektüel hem de duygusal zenginlik sağlar. Ancak, sürekli farklı kültürler arasında düşünsel geçişler yapmak, zaman zaman kimlik bunalımı gibi sorunlara yol açabilir. Kişinin kendi kimliğini tanıması, bu sürecin sağlıklı bir şekilde yönetilmesinde kritik rol oynar. Zihinsel göçebelik, bireyin empati yeteneğini geliştirirken dünya görüşünü genişletir ve farklı bakış açılarına daha açık bir birey olmasını sağlar. Farklı kültürlerle etkileşim kurmak, bireyin kendi sınırlarını aşmasına ve yeni düşünce biçimlerine adapte olmasına yardımcı olur.

Ayrıca, zihinsel göçebelik bireylerin yaratıcılıklarını artırma potansiyeline sahiptir. Farklı kültürler ve düşünce sistemleri, bireyin problem çözme becerilerini geliştirir ve yeni bakış açıları kazandırır. Örneğin, Japonya'nın minimalizm felsefesini öğrenen bir zihinsel göçebe, bu yaklaşımı kendi hayatına entegre ederek daha sade ve anlamlı bir yaşam sürdürebilir.

Dijital ve zihinsel göçebelik, bireylerin küreselleşen dünyada kendi yerlerini bulmaları ve kendilerini yeniden tanımlamaları için güçlü araçlar sunar. Her iki yaşam biçimi de özgürlük, esneklik ve kişisel gelişim vadeder. Ancak bu süreçlerin her biri, bireyden belli bir düzeyde kararlılıkaçık fikirli olma ve öz sorumluluk gerektirir. Bu yaşam tarzlarını benimsemeyi düşünen bireyler, önceliklerini netleştirerek kendilerine uygun bir strateji geliştirebilir ve bu yolculuklardan en yüksek verimi alabilir.

Nihayetinde, dijital ve zihinsel göçebelik modern çağın sunduğu iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yaşam biçimidir. Bu yolculuklardan birine veya her ikisine birden adım atmayı seçen bireyler, hayatlarına hem unutulmaz deneyimler hem de derin zenginlikler katabilir. Önemli olan, bu süreçleri bilinçli bir şekilde yönetmek ve kendinizi bu yolculuklara açık hale getirmektir. Her iki göçebelik biçimi de bireylere, küresel dünyada kendilerine yeni bir yer açma ve benzersiz bir yaşam öyküsü oluşturma fırsatı sunar.

10 Aralık 2024 Salı

​Güvenlik Bölgeden Güvenli Dönüşe

Suriye’de Beşşar Esat rejiminin Başkent Şam’da kontrolü kaybetmesi, yalnızca ülkenin geleceğini değil, bölgenin de dinamiklerini yeniden şekillendirecek bir dönüm noktasını işaret ediyor. 2011’de halkın özgürlük talepleriyle başlayan, ancak rejimin sert müdahaleleriyle iç savaşa dönüşen süreç, Suriye’yi derin bir yıkıma sürükledi. Bugün ise, başkentteki kritik gelişmeler, Esat’ın halk desteğini yitirdiğini ve rejimin askeri ve siyasi olarak tükenmeye başladığını açıkça gösteriyor. Ancak, bu çöküşün ardından Suriye’deki geçiş süreci, hem büyük fırsatlar hem de ciddi riskler barındırıyor.

Esat rejiminin çöküşü, Suriye için yeni bir dönemin başlangıcı olabilir. Başbakan Muhammed Gazi el-Celali’nin açıklamaları, geçiş sürecinin uluslararası desteğe dayalı barışçıl bir şekilde yönetilmesi gerektiğini vurguluyor. Ancak, bu süreçte dikkat edilmesi gereken iki kritik unsur var: Birincisi, geçiş sürecinin yönetimi. Suriye’nin farklı gruplarının sürece eşit şekilde dahil edilmesi, toplumsal meşruiyetin sağlanması açısından büyük önem taşıyor. Herhangi bir grubun dışlanması, sadece sürecin meşruiyetini zedeler, aynı zamanda yeni rejimin istikrarsızlıkla karşılaşmasına yol açabilir. İkincisi ise, bölgesel ve uluslararası dengeler. Türkiye, İran, Rusya ve ABD gibi bölgesel aktörler arasındaki nüfuz mücadelesi, Suriye’nin geleceğini belirleyecek en önemli faktörlerden biri olacak. Bu bağlamda, uluslararası toplumun, Suriye’nin iç işlerine müdahale etmeden sadece destek sunması gerektiği unutulmamalıdır.

Suriye’nin geleceği hakkında atılacak adımlar, aynı zamanda bölgesel dinamikleri de doğrudan etkileyecek. Türkiye, 2011’den itibaren Suriye içindeki gelişmeleri dikkatle takip etti ve bu süreçte güvenli bölge politikasını devreye soktu. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları, Türkiye’nin sadece sınır güvenliğini sağlamayı değil, aynı zamanda Suriyeli mültecilerin güvenli bir şekilde geri dönüşünü mümkün kılmayı amaçlayan stratejik adımlardı. Türkiye’nin güvenli bölge yaklaşımı, aslında sadece terörist unsurlardan temizlenmiş bir bölge yaratmakla sınırlı değildi. Aynı zamanda bu bölgelerdeki sığınmacıların yeniden yerleşim süreçlerini ve altyapı ihtiyaçlarını da dikkate alarak kalıcı bir güvenlik ortamı sağlanması hedefleniyordu.

Ancak güvenli bölge yaklaşımının, bir noktada bölgesel istikrarı sağlama adına yeterli olmaktan çıkıp, güvenlik dönüşü anlayışına evrilmesi gerektiği ortada. Bu dönüşüm, yalnızca askeri operasyonlarla sınırlı kalmamalı, diplomatik ve sosyal temellere dayalı bir kalkınma projesine dönüşmelidir. Güvenli bölge, yalnızca terörist grupların temizlenmesi değil, aynı zamanda bu bölgedeki yerleşimlerin yeniden kurulmasını, sosyal yapının inşasını ve Suriyelilerin yeniden toplumsal hayata katılmalarını sağlayacak altyapıyı içeriyor. Bu noktada, Türkiye’nin sunduğu insani yardımlar ve altyapı projeleri, kalıcı güvenliğin sağlanmasında hayati bir rol oynamaktadır.

Türkiye’nin Suriye’deki güvenlik dönüşü sürecinde, PKK/PYD gibi terörist grupların temizlenmesi kritik bir öneme sahiptir. Bu grupların bölgedeki varlığı, sadece Türkiye için değil, tüm bölge için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ancak, terörizmin ortadan kaldırılması yalnızca askeri müdahalelerle mümkün olamaz. Yerel halkla işbirliği yaparak, onların güvenini kazanmak ve bölgedeki direnci artırmak gereklidir. Bu sayede, terörün yeniden canlanması engellenebilir.

Sonuç olarak, Suriye’deki yeni dönemin temelleri, yalnızca askeri zaferlerle değil, diplomatik çabalarla da atılmalıdır. Türkiye, sadece sınır güvenliğini sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda Suriyeli mültecilerin geri dönüşünü sağlamak ve bölgedeki sosyal yapıyı yeniden inşa etmek için diplomatik çabalarını yoğunlaştırmalıdır. Türkiye’nin bu süreçteki rolü, bölgesel istikrarın sağlanması açısından büyük bir önem taşırken, uluslararası toplumun da bu sürece katkı sunması gerekmektedir. Güvenli dönüş, sadece bir bölgenin yeniden kurulması değil, aynı zamanda Suriye halkının özgürlük ve barış içinde bir arada yaşayabileceği sürdürülebilir bir yapının inşası anlamına geliyor.

9 Aralık 2024 Pazartesi

Enflasyon Neden Düşmüyor?

TCMB, enflasyonla mücadele konusunda elinden geldiği kadar (yani izin verildiği ölçüde) aslanlar gibi mücadele ediyor. Doğru işler yapıyor. Ama aynı durum, ne yazık ki, maliye politikaları için (özellikle bütçe yönetimi konusunda) söz konusu değil. Bütçe yönetimi sadece gelir artırmaktan ibaret bir kavram değildir, olmamalıdır. Bütçe yönetiminin bir de harcama kısıcı bileşeni var ki, Türkiye'de bunu görmek neredeyse imkansız. IMF dayatması olmadan kendi rızası ile harcama kısan bir hükümet ben görmedim, hatırlamıyorum. Söz konusu mevcut hükümet de bu genellemeden müstesna değil. Daraltıcı para politikaları yalnız kalıyor.

Türkiye eskiden üretirdi. Hatta ihtiyacından çok ürettiği için, bir kısmını ihraç bile ederdi. Şu anda üretmiyor muyuz? Evet üretiyoruz ama yeteri kadar üretmiyoruz. İhtiyaç duyduğumuz tarımsal ürünleri ithal etmek kolayımıza geliyor. Üretimi artırıcı destekleme politikaları yerine, ithal etme politikası sürdürüyoruz. Bu anlayış devam ettiği sürece, gıda enflasyonu ve elbette buna bağlı olarak manşet enflasyon da düşmeyecektir. İthal etme politikasını terk edip üretimi destekleyen tarımsal politikalara geçiş yapmak zorundayız.

Hâlâ KKM belasından tam olarak kurtulabilmiş değiliz. Yarattığı olumsuzluklar (servet transferi, HMB veya TCMB'ye yüklediği zararlar vs) halen devam ediyor. Ayrıca yine geçmişte alınan bir makroihtiyati karar nedeniyle uygulanan %25 kira artış sınırı da halen etkilerini sürdürüyor. Bu sınırın kaldırılmasıyla birlikte kiralarda çok ciddi artışlar ortaya çıktı. Hizmet işletmelerinde önüne geçilemeyen fiyat artışlarının önemli bir kısmı kira artışlarından kaynaklanıyor. Yine geçmişte uygulanan bir diğer yanlış politika, ihracat ve turizm firmalarının kazançlarının %40'ını TCMB'de bozdurma zorunluluğu. Evet %40'lık bu oran biraz düşürüldü ama hâlâ uygulanıyor. Bu zorunluluk ihracat ve turizm firmalarını kayıtdışılığa itiyor vs vs...


6 Aralık 2024 Cuma

Kişi ve toplumların ihtiyaçlarının karşılanmasında ekonomi, emniyet ve estetiği dikkate alarak doğadaki  kaynaklardan en verimli şekilde yararlanmayı amaçlayan bilimsel çalışmalara ve uygulamalara mühendislik  denir. Bilim ile teknoloji arasında bir köprü niteliğinde olan mühendislik mesleği, ülke ekonomisini ve insan yaşamını doğrudan etkileyebilen, teknolojik ve ekonomik gelişime katkıda bulunan, aynı zamanda özel ve uygulama ağırlıklı bir eğitimi gerektiren öncü ve önemli bir meslektir.

Mühendis ise, insanların güncel ve gelecekte olabilecek temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere, çalıştığı alanla ilgili sistemleri tasarlayıp geliştirerek toplum kullanımına sunan kişidir. Mühendisler, küresel problemlere mühendislik  bakış açısını kullanarak çözüm sunmayı hedefleyen profesyoneldir.

Mühendisler, çok farklı çeşitlilikte sistemleri ve ürünleri taşarlar, geliştirir, test eder, revize eder, kurulumunu, denetlenmesini ve bakımını yapar. Ayrıca, malzemeleri  ve iş akış süreçlerini ön görür,  belirler, üretim ve yapım  aşamalarını denetler. Hata analizleri yapar, ayrıca danışmanlığı hizmetleri verirler. Kısaca diyebiliriz  ki, tekerleğin icadından dronlara, insansı robotlara kadar teknolojik  gelişmenin ve ilerlemenin en önemli lokomotifti mühendisler olmuştur.

Ekonomik ilerleme ve sürdürülebilir gelişme için kritik önem taşıyan mühendisler yüzyılımızın teknik, sosyal, çevresel ve karmaşık sorunlarına çözüm arayan, problem çözme odaklı yetiştirilen kişiler olmalıdır.