4 Mart 2025 Salı

Hayatı anlamlandırmak


Sahip olduğumuz en değerli şey hayattır. Hayat, sadece yapıp ettiklerimiz değildir. Hayat, sürekli olarak kendi kendini yapan ve yaratan bütün süreçlerin ve tecrübelerin kendisidir. Hayatı geçmişe ait olmuş bitmiş anılar toplamına indirgeyemeyiz. Hayat, mevcut olan her şeyle ve herkesle ilgilidir. Hayat, mevcut olanlar üzerinden sürekli ve devamlı olarak yapma ve yaşama faaliyetidir. Mevcut olanlar üzerinden yaptıklarımız ve yaşadıklarımız, hiçbir şekilde mutlak doğru, güzel, mutlu ve mükemmel olarak nitelenemez. Mevcutlar üzerinden yaptıklarımız ve yaşadıklarımız üzerinden söyleyecek olursak,  mutlu beraberliklerimiz, doğru inançlarımız,  mükemmel ilişkilerimiz,  hatasız modellerimiz,  bitmeyen tutkularımız hiç yoktur. Hayat dediğimiz akış içerisinde mevcut olanlar üzerinden mutluluklarımızı, mutsuzluklarımızı, aşklarımızı, nefretlerimizi,  tutkularımızı,  heveslerimizi, inançlarımızı, düşüncelerimizi, düşlerimizi sürekli eksiklikleriyle, yanlışlarıyla,  isabetlilikleriyle ve isabetsizlikleriyle yaşıyoruz. Mutlu ilişki yoktur, doğru inanç yoktur, mükemmel insan yoktur,  kesin bilim yoktur, kusursuz güzellik, ideal ahlak yoktur.

Hayat, yemeden içmeden, nefes almadan,  bedenin çalışmasından ibaret değildir. Hayat,  yaşanmaya değer hale getirilmelidir. Mutluluk, doğruluk, iyilik, güzellik, öğrenme, arama hep hayatı değerli kılmak için çaba sarf ettiğimiz değerlerdir. Mutluluk, doğruluk, iyilik, kötülük, çirkinlik, yanlışlık yapılan, yaratılan ve yaşanılan şeylerdir. Mutluluk yapıldığı gibi, mutsuzluk da yapılmaktadır. Mutsuz insanlar, dünyanın en karanlık inançlarını,  kurallarını, hedeflerini, ilişkilerini ve kaynaklarını doğru yol diye kurgulayabilirler.  Doğru yol veya inanç diye yapılan şey, aslında bazı insanların mutsuzluklarından, akılsızlıklarından, saplantılarından ve ihtiraslarından başka bir şey değildir.  Hayatımızı yaşamaya değerli veya değersiz kılacak doğru, güzel, iyi ve mükemmellik adına söylenen herşeyin sorgulanması, eleştirilmesi, düşünülmesi ve konuşulması gerekmektedir.

Hayat, karanlıklarla, belirsizliklerle ve bilinmezliklerle dolu bir akış içindedir. Hayatın karanlığını ve belirsizliğini, kendimizi doğaya, insanlığa, topluma ve tarihe sınırsız bir şekilde açarak aydınlatabiliriz. Gün ortasında hayatımıza çöken karanlıkları, gökyüzüne bakarak, ayın yanıbaşımızda olduğunu, yıldızların avuçlarımızın içinde ışıldadığını ve içimizdeki güneşin sıcaklığını ve aydınlığını hiç kaybetmediğini yaşamaya ihtiyacımız vardır. Hayatı anlamlandırmak, sadece yeryüzü sınırları içinde yapılacak bir çaba değildir. Yeryüzüne ayaklarımız değerken gözlerimiz gökyüzüne bakmalıdır.

Değişmemek, katılaşmak, sertleşmek, dogmatikleşmek yaşamak değildir. Hayatın doğmatizmi yoktur.  Hayatı yaşanılır, verimli, lezzetli ve keyifli yapan şey, özgürlüktür. Özgürlük, kendimiz dahil yeryüzünde ve gökyüzünde olan her şeyi değiştirmektedir, çünkü özgürlük insanı değiştirmektedir. Özgürlüğün değiştirdiği insan, herşeyi sanatıyla, felsefesiyle, bilimiyle ve emeğiyle değiştirmektedir.

Varlığımız, dayanılmaz ağırlıkların ezilmektedir. Kimliklerimiz, ilişkilerimiz, tarihimiz, kültürümüz,  toplumsallığımız,  inançlarımız,  eğitimimiz, ailemiz,  siyasetimiz, kısacası bizim dışımızda oluşturulup omuzlarımıza bindirilen her şey, hayatımız ve varlığımız üzerinde kaldırılması zor dayanılmaz bir ağırlık oluşturmaktadır. Hayatımız ve varlığımız üzerindeki gereksiz ağırlıklardan ve irinlerden kurtulmamıza imkan veren tek şey özgürlüktür. Özgürlük, hayatı hafif, değerli ve yaratıcı hale getirmektedir. İnsan, hayatı kuş hafifliğinde yaşamaya ihtiyaç duymaktadır.

Hayat, şu anda yaşanılan andır. Birçok kişi, mevcut anın değerini bilmemekte, anı ıskalamaktadır. Anı ıskalamak, hayatı ıskalamaktır. Geçmişe gömülüp kalarak mutluluğu, doğruluğu, iyiliği ve güzelliği bulacaklarını sananlar, derin bir gaflet ve yanılgı içindedirler. Geçmişte yaşanılan, üretilen ve kurgulanan hiçbir tecrübe, kalıp ve kaynak, insanı doğruya, güzelliğe, iyiye ve mutluluğa götüremez. Hayat, geçmişte olmadığı gibi, insan ve dünya ötesi nitelikte hayal ürünü olarak kurgulanan illüzyon alemlerde de değildir. Hayat, anı dolu dolu, akıllıca ve anlamlı bir şekilde yaşamayı gerektirmektedir. Anı ıskalayan bütün yaşantılar, anlamsız, verimsiz ve tüketici yıkımlar ve hayal kırıklıklarıyla sonuçlanmaktadır.

Birey, hayatı yoğun yaşamalıdır. Hayatı yoğun yaşamak,  hayat yorgunu olmak demek değildir. Yoğun bir şekilde doğayla ve dünyayla bütünleşmek,  sözünü anlamlı ve verimli bir şekilde söylemek,   sahici bir şekilde gülmek, duygularını coşkulu ve tutkulu bir şekilde ifade etmek ve tecrübe etmek, hayatın yoğun tecrübe edilmesi demektir. Gülmemize,  ağlamamıza, koşmamıza, yürümemize, eğlenmemize, yaptıklarımıza, arzularımıza dair hiçkimseye bir neden belirtmek zorunda değiliz, yaptıklarımız konusunda kimseyi hiçbir konuda ikna etmek zorunda değiliz. İnsanların arasında ama biricik olduğumuz bilinciyle özgürce dans edercesine yaşamak, hayatı anlamlı, değerli ve verimli kılabilir.

İnsanın kendisine ve doğaya yönelmesi

 

İnsan, özgürlük, hukuk ve barış isteyen bir varlıktır. İnsanın temel değerleriyle ihtiyaçları olan  özgürlüğü, hukuku ve barışı istismar eden, silen ve etkisizleştiren bir çok kurum, kalıp, kimlik, kültür ve kişi vardır. İnsanın olduğu yerde teklik ve tek tiplilik olmaz. İnsanın olduğu yerde insanın bütün  ürünlerinin ve tecrübelerinin olduğu sınırsız bir çoğulculuk vardır. Teklik ve birlik iddiasındaki bütün kalıplar, kurallar ve kimlikler, aslında insani çoğulculuğu ortadan kaldırmayı amaçlayan ve insana tahakküm etmek isteyen deli gömlekleridirler.

İnsanın adalet isteği ve ihtiyacı, hiçbir kurumun, kalıbın ve kimliğin dar sınırlarına mahkum edilemez. Adalet, insani bir istek ve ihtiyaçtır. Adalete uygun hukuk uygulamalarının ortaya konması, ancak  insan tecrübesiyle mümkündür. Hukukun kaynağı ve yapıcısı olarak insan, değişen insani, sosyal ve tarihsel şartlara göre zamana ve mekan sınırları içinde farklı hukuk uygulamaları üretmektedir. İnsanın  gerisinden, üstünden ve ötesinden dayatılan legal uygulamaların, hukukla ilgisi olmadığı gibi, insanın adalet ihtiyacına da cevap vermemektedirler. İnsan, adalet anlayışını felsefi, ahlaki, bilimsel, sanatsal ve manevi açılardan sürekli olarak geliştirerek sürekli olarak yeni hukuk sistemleri ve uygulamaları üretmektedir. Hukuk ve adalet, olmuş bitmiş işler değildir. İnsan, sürekli olarak hukuk arayışındadır. Hukuk, insani tecrübe ışığında sürekli olarak şekillenmekte, gelişmekte ve değişmektedir.

İnsan, güce köle bir varlık değildir. İnsan, güce hizmet etmemelidir. Güç, insana hizmet etmelidir. Bütün güç, insanın bilimine, hukukuna, ahlakına, felsefesine, sanatına, maneviyatına, ilişkilerine, refahına, barışına ve özgürlüğüne hizmet etmelidir. Hukukun, felsefenin, bilimin, ahlakın ve maneviyatın gücün köpeği ve kölesi olması halinde, insani çarpıklık, çürüme ve çöküş denilen durum kaçınılmaz olarak meydana gelmektedir.

İnsanın ana caddesi, pınarı ve yolu, akıldır. İnsanın bilimde, hukukta, ilişkilerde, ahlakta, eğitimde, üretimde takip etmesi gereken akıldır. İnsanın bütün düşünceleri, davranışları, değerleri ve kuralları, akla dayanmalı ve aklın süzgecinden sürekli olarak geçirilmelidir. Akla, bilime, felsefeye ve sanata karşıt ve düşman bir şekilde zaman ve mekan üstü olarak  insana dair her şeyi değişmez ve donmuş bir şekilde düzenlediğini iddia ederek  evrensellik iddiasında bulunan bütün yanılgıların, yanılsamaların ve yalanların, insan gerçekliğiyle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. İçi ve dışı, önü ve arkası boş evrensellik yalanlarının arkasında  insana kayıtsız şartsız bir şekilde hükmetme arzusu ve amacı bulunmaktadır. Cezalarla, korkularla ve korkutmalarla insanın aklını, duygularını, düşünmesini ve yaşamasını kontrol etmeye ve yönetmeye kalkan bütün kuralların, kalıpların, kimliklerin ve kültürlerin, insan dostu değil, insan düşmanı ve karşıtı olduğunu söyleyebiliriz.

Var olan asli gerçeklik, insan ve doğadır. İnsanın dışında insanın efendisi ve sahibi yoktur. Doğa, hayranlık uyandıran bir ihtişama sahiptir. Tarih boyunca insan, emeğiyle, bilgisiyle, felsefesiyle, mitolojisiyle, edebiyatıyla, kültürüyle, sanatıyla, şiiriyle, sözüyle, kitaplarıyla, hukukuyla, ticaretiyle, mimarisiyle, yeryüzünü  kendisi için  yaşanılır bir ev haline getirmiştir. İnsan, bugünde yeryüzünü tekrar  kendi doğal  evi olarak korumak ve geliştirmek için yeterli bilgiye, birikime ve yeteneğe sahip bulunmaktadır. İnsanın  yeryüzünü yaşam olarak  koruması için insanın güç, para ve şehvet  saplantılarından kendini arındırması gerekmektedir. Güç, servet ve şehvet uğruna yapılan hakimiyet ve hegemonya mücadeleleri devam ettiği sürece insanın  barışı, özgürlüğü ve hukuku  tatması ve  yaşaması mümkün değildir.

Varlık dünyasının doğal hali, teklik değil, çoğulculuktur. İnsanın ve doğanın  her yerinde çoğulculuk hakimdir. İnsanın ve doğanın  sahibi ve efendisi yoktur. Bütün varlıklar, birbiriyle ilişkili ve ilgilidirler. İnsanın, doğanın ve bütün varlıklar dünyasının birbirine yüzünü çevirmesi ve dönmesi gerekmektedir. İnsan, yüzünü doğaya dönmesi gerektiğini unutmuştur. Doğadan ve varlıklardan  yüz çeviren insan, sahte kurgulara ve arzulara yönelmiş, doğaya, insanlığa ve varlıklara yabancı ve yalnız  bir konuma düşmüştür. Birey, insanlığa ve doğaya yeniden dönmeli ve yönelmelidir. Doğaya ve insanlığa yönelmek, insani yoldur. İnsana ve doğaya yöneltmeyen yollar, insana sefalet, cehalet ve atalet getirmektedir. İnsana ve doğaya yöneltmeyen bütün yollar, cehalet ve vahşet üretmektedir. Bireyi, insanlıktan ve doğadan saptıran yollar, bugün dünyayı cehaletle çölleştirmektedir. İnanç kimlik, kültür, eğitim gibi maskelere bürünen cehalet arttıkça, insan hayatını darlaştıran, gerileten, köleleştiren ve karartan oluşumlar hakimiyetlerini arttırmaktadırlar.

Maneviyat

 

Maneviyat, insani bir zihniyet ve karakterdir. Maneviyat zihniyeti ve karakteri olmadan maneviyatı yaşamak mümkün değildir. Maneviyatın mimarı olarak nitelenebilecek hiçbir kişi, kurum, kaynak ve otorite yoktur. Maneviyat tecrübesi, maneviyat zihniyetine ve karakterine sahip olmanın ürünü olarak yaşanabilecek ve geliştirilebilecek bir olgudur.

Maneviyatla bir araya gelmeyecek en önemli şey, kapalılıktır. Kapalılığın olduğu yerde katılık, kabalık, küstahlık, kısırlık ve karanlık vardır. Maneviyat, açıklığı, şeffaflığı ve aydınlığı gerektirmektedir. İnsana ve doğaya dair hiçbir şeyi dışlamamayı gerektiren maneviyat, insana ve doğaya dair her şeye sınırsız ve sonsuz bir şekilde açık olmayı gerektirmektedir. İnsani tecrübenin ürünü olan bütün fikirlere, değerlere, tercihlere, kaynaklara, kurumlara ve seçeneklere açık olmayı gerektiren manevi zihniyet ve karakter, buyurmayı ve bilmeyi değil, öğrenmeyi ve konuşmayı esas almaktadır. Kendisine, insanlığa ve doğaya güven sonucu maneviyatı yaşamak mümkündür. Doğadan ve insandan şüphe eden, evham ve vesveselerle varlığını karartan ve katılaştıran kişiler ve yapılar, maneviyata yabancıdırlar. Manevi zihniyet ve karakter, insana ve doğaya öğrenilmesi ve keşfedilmesi gereken sınırsız ve açık alanlar olarak bakmaktadır. Maneviyat, insanın ve doğanın bilinmezliklerini aramanın, araştırmanın, anlamanın ve açıklamanın tek yolunun açıklık ve aydınlık olduğunu idrak etmektedir. Kalbimizi, zihnimizi, bedenimizi ve ruhumuzu hiçbir şekilde mühürlemeden tam bir varoluşsal açıklıkla insanın ve doğanın bilinmezliklerinde maceraya çıkmak, maneviyat tecrübesinin kendisidir. Maneviyat, sürekli olarak daha fazla ışığa, akla ve aydınlığa ihtiyaç duymaktadır.

İnsanın ve doğanın gizemlerini bir macera tutkusunda yaşamak,   kesin ve katı olma saplantısından kurtulmayı,  insanı ve doğayı yönlendirme ve yönetme dalaleti içinde olmamayı gerektirmektedir. Mutlak kesinlik ve kontrol amacında ve iddiasında olan bütün kişiler, kurumlar ve kimlikler, aslında maneviyatı yok etmekte, yozlaştırmakta ve yapaylaştırmaktadırlar. Maneviyat, insanı, hayatı ve doğayı belirli bir noktada katılaştırıp kesin diye ilan edip kontrol etmeye kalkmak değildir. Maneviyat, varoluşsal derinliklerimizde aklın, bilimin, felsefenin ve sanatın yol göstericiliğinde sürekli olan yeni şeyleri keşfetmektir. Daha iyi düşünmekle, daha iyi öğrenmekle, daha iyi yaşamakla, doğaya ve insana dair bilgimizi ve tecrübemizi her zaman arttırmak mümkündür. Yeni olarak keşfedilen hiçbir şey, kesin ve kemal noktası olarak görülüp kontrol şeklinde bir imtiyazı hiçkimseye vermemektedir.

İnsan, çok değerli bir varlıktır. İnsanı değerli ve dinamik yapan şey, aklıdır, vicdanıdır. Ruhudur, sezgisidir, aklıdır, bilincidir, duygusudur, bilinçaltıdır. Dışarıdan hiçbir güç, insanın ve maneviyatın kaynağı olamaz. İnsan, ancak kendi iç dünyasında hareketliliği, dinamizmi ve derinliği aktif tutarak manevi bir zihniyet ve karakter oluşturabilir.

İnsanın iç dünyasında sürekli hareketli olması, onun dış dünyasında da aktif olmasını gerektirmektedir. Hayatın her hareketi, maneviyattır. Maneviyat, hayat ve hareketten oluşmaktadır. Maneviyat, hayattan gafil olmamaktadır. Hayatın farkında olarak hayatı yaşamak,  maneviyat tecrübesidir. Her hayat tecrübesi, içsel ve dışsal olarak insanın ufkunu değiştirir,  geliştirir, genişletir ve ona yeni kavrayış imkânları sunar.

Maneviyat, kişiseldir ve özeldir. Kolektif maneviyat diye bir şey yoktur. Her bireysel tecrübe, insanın manevi zihniyetine ve karakterine yapılan bir katkıdır. Her katkı ve birikim, insanın, hayatı, insanlığı ve doğayı farklı yerlerden bakış açılarıyla görmesini sağlamaktadır. Sayısız bakış açıları sayesinde sayısız gerçekliklerin, güzelliklerin ve iyiliklerin olduğunu keşfettikçe, kendimizi tek bir kişilik ve kimlik olarak değil, çoğul kişilikler olarak yaşamaya başlarız.

Okul kültürü nasıl oluşur?

Bir okula gittiğinizde gördüğünüz tablo o okul hakkında bilgi verir size. Koridorları, öğretmen, öğrenci arasındaki iletişim, sınıfların temizliği, bahçe düzeni, hatta öğretmen, öğrenci ve yöneticilerin kılık kıyafeti dahi o okul hakkında size bilgi verebilir. Öğretmenlerinin önlük, yöneticilerinin takım elbise giydiği bir okul ile öğretmenlerin ve yöneticilerinin sportif giydiği bu iki okul için aynı şeyi düşünür müsünüz? Biri hakkında düzen, nizam ve intizam var; belli ki belli başlı bazı kurallar almışlar ve uyguluyorlar diye düşünmez misiniz? İşte okullardaki iklim, atmosfer okul kültürünün izlerini taşır. Bir okulun iklimini geliştiren, değiştiren, hatta dejenere eden faktörler olabilir. Bu faktörlerin oluşumunda en önemli görev ve sorumluluk öncelikli olarak okulların yönetimlerindedir. Yöneticilerin tutum ve davranışları; okuldaki iklimi, atmosferi, öğretmen ve öğrencilerin tutum ve davranışlarının oluşumunda ön ayak olur, etkiler.

Bir okulda öğretmen, öğrenci ve yöneticilerin ortaya koydukları tutum ve davranışlar o okulun kültürünün oluşumunda en büyük pay sahibidir. Eğitim paydaşları tarafından süreç içerisinde oluşturulan değerler ve inançlar, okul kültürünün oluşumuna katkı sunar. Her okuldaki kültürünün birbirinden bağımsız, öznel olmasının sebebi de budur.

Okul kültürünün oluşumu sadece okuldaki eğitim paydaşları tarafından meydana gelmez. Velilerin okula yaklaşımı, öğretmenlere bakış açısı, öğrencileri ile ilgili görüşleri, tutum ve davranışları da okul kültürünün oluşumuna katkı sunar. Hatta bir okuldaki temizlik görevlisinden güvenlik görevlisine, kantinde çalışan personelden okulun evrak işleri ile ilgilenen memuruna kadar herkes okul kültürünün oluşumunda pay sahibidir.

“Doğru bilinen yanlışlar” diye bir söylem var ya; okulların sadece mevzuatlarla yönetildiğini, okul kültürünün oluşumunda yönetmeliklerin hâkim olduğunu düşünmek de bu doğru bilinen yanlışlardan aslında. Çünkü okul dışı faktörlerin ve hatta okulun bulunduğu sosyal çevrenin bile okul kültürünün oluşumunda etkisi var. Örneğin, şehir merkezinde olup okul dışı faaliyetler kapsamında okuldaki öğrencileri tiyatroya, sinemaya, kültürel bir fuara götürebilen bir okulun kültürü ile şehir merkezinden uzak, ulaşımın zor olduğu, kısıtlı imkânlara sahip olup bu nedenlerle pek fazla okul dışı faaliyetlerde bulunamayan bir okulun kültürü elbette ki aynı değildir. Dolayısıyla bir okuldaki kültürün oluşumunda mevzuatlar, yönetmelikler, öğretmen ve öğrencilerin tutum ve davranışları, veli ve öğrencilerin okula yaklaşımı ve katkısı dışında belki de onlarca etmen vardır okullardaki kültürün oluşumunda.

Görev, sorumluluk ve yetki arttıkça, o kişi ya da makamın okul kültürüne katkısı da daha fazla olur. Bir öğrencinin okul iklimine ve kültürüne katkısı ile bir okul müdürünün katkısı aynı değildir. Bu bağlamda okullardaki huzur, sükûnet ve ferahın oluşumunda bir il ya da ilçe milli eğitim müdürünün katkısı bir okul müdürünkinden daha fazla olur. Belki okul kültürünün oluşumda katkısı daha fazla olur demek yanlış olabilir ama okul ikliminin oluşumunda katkısı kuşkusuz daha fazla olur.

Okul idaresi tarafından her an tutanak yiyecek, her an soruşturma açılacak endişesi ile diken üstünde mesleğini icra eden bir öğretmenin okul kültürüne katkısı ile karar almada öğretmenlerini ortak eden, onlara danışan, öğrencilerin fikirlerini görünür kılan, öğretmen ve öğrencilerin de hata yapma esnekliği ile çalışan bir okulda ki okul kültürüne katkı elbette ki aynı olmaz. Aynı şey okul müdürleri için de geçerlidir; üstü tarafından sürekli denetlenen, attığı her adımdan hesap sorulan, yaptığı her çalışmanın gerekçesi istenen, her an soruşturma açılacak ya da görevden alınacak endişesi ile hareket eden bir okul müdürünün okul kültürüne katkısı ile üstü tarafından sürekli desteklenen, attığı adımlarda ve yaptığı çalışmalarda amirlerinden sırtı emin olun, kolay kolay hesap sorulmayacağını ve soruşturma açılmayacağını bilen, ödüllendirilen bir okul müdürünün okul kültürüne katkısı aynı değildir.


Yalnızca mideyi değil; dili, kalbi ve zihni de terbiye ettiğimiz Ramazan ayı içindeyiz. Orucun anlamını yalnızca aç ve susuz kalmakla sınırlamak, onun derinliğini kavrayamamak olduğunun altını kalınca çizdikten sonra Ramazan’ın insanın sadece bedeniyle değil, tüm varlığıyla arınmayı hedeflediği bir ay olduğunu belirtmeliyiz.

Bu noktada, hayatımızın büyük bir parçası sosyal medya kullanımına da değinmek istiyorum. Sabah gözümüzü açtığımızda ilk kontrol ettiğimiz şeylerden biri, telefon ekranlarımız oluyor. Bir kahve içerken dahi elimiz telefona gidiyor, boş bir anımızda kendimizi bir şeyler ‘tüketirken’ buluyoruz. Peki, Ramazan ayı gibi maneviyatın dorukta olduğu bir zamanda, sosyal medya alışkanlıklarımızı da gözden geçirsek nasıl olur?

Unutmayalım ki, yazdıklarımızdan da sorumluyuz. Bir söz söylendiğinde o sözün muhatabı yalnızca karşımızdaki insan değildir; aynı zamanda Yaradan'ın da bu sözden haberdar olduğunu bilmek gerekir. Yazılan her yorum, atılan her paylaşım, paylaşılan her fotoğraf bir iz bırakır.

Bu ayda yazılarımız, dilimizden dökülen kelimeler gibi bizi yücelten, bizi birbirimize bağlamaya vesile olmalı. Sosyal medya bir araç; ancak onu bir amaç hâline getirmek, maneviyatımızı gölgeleyebilir.

Oruç tutarken nasıl ki yeme ve içme konusunda hassasiyet gösteriyoruz, aynı şekilde sosyal medya kullanımı konusunda da bir ‘oruç’ tutabiliriz. Bu, tamamen uzaklaşmak anlamına gelmiyor elbette; ama kullandığımız her kelimeyi seçerek, paylaştığımız her içerikte fayda ve zararı gözeterek bir denge oluşturabiliriz.

Bu mübarek ayda sosyal medyada tartışmalar, polemikler, gereksiz münakaşalar artabiliyor. Halbuki Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Sizden biri oruçlu iken kendisine biri sataşırsa, ‘Ben oruçluyum’ desin.” O hâlde, ekranlarımızda da bu bilinçle hareket etmeli, tartışmalardan uzak durmalı, kırıcı olmamaya dikkat etmeliyiz.

Ramazan, muhabbeti artıran bir aydır. Tamamen sessizliğe bürünelim de demiyoruz, kalpten kalbe köprüler kuran paylaşımlar yapalım. Belki okuduğumuz bir dua, dinlediğimiz bir ilahi, öğrendiğimiz bir hadis-i şerif ya da paylaşacağımız güzel bir anı, başkalarının da gönüllerine dokunabilir.

Haydi, geliniz bu ay yazdıklarımızla birbirimize ışık olalım. Yazdıklarımız ve söylediklerimiz sadece bu dünyada değil, ebedi âlemde de bizi temsil edecek. O hâlde sözlerimizi kalbimizden süzerek yazalım ki, ardımızda güzel izler bırakalım. Kötü söz yerine iyi söz, münakaşa yerine muhabbet, gösteriş yerine samimiyet koyalım.

3 Mart 2025 Pazartesi

  28.02.2025 tarihi itibariyle;

2023 yılı Aralık ayı sonunda 106.556 MW olan toplam kurulu güç değeri 1.260 MW’lık artışla 2024 yılı Mart ayı sonunda 107.816 MW olarak kaydedilmiştir. 31 Mayıs 2024 tarihi itibariyle; Santral Sayısı: 25.548 adet oldu. 31 Mayıs 2024 tarihi itibariyle kurulu güç 110.056 MW olmuştur. Toplam yılbaşından bu yana 3.500 MW'lık artış kaydedilmişti. 30 Haziran 2024 tarihi itibariyle; Santral Sayısı: 25.871 adet oldu. 30 Haziran 2024 tarihi itibariyle kurulu güç 110.355 MW olmuştur. Mayıs ayı sonundan 30 Haziran 2024 tarihine kadar  toplam 323 adet santral devreye girdi. Yine aynı tarihler arasında kurulu güç 299 MW artış kaydedildi. 

Yılbaşından bu yana kurulu güç artışı 4.637 MW oldu. 31.07.2024 tarihi itibariyle kurulu güç 111.193 MW oldu. Santral Sayısı: 27.038 adet oldu. 30 Haziran ile 31 Temmuz 2024 tarihleri arasında toplam 1.167 adet santral devreye girmiştir. 11.08.2024 tarihi itibariyle kurulu güç 112.111 MW oldu. Santral Sayısı: 28.714 adet oldu. 31 Temmuz ile 11 Ağustos 2024 tarihleri arasında toplam 1.676 adet santral devreye girmiştir.  Yine aynı tarihler arasında kurulu güç 918 MW artış kaydedildi

28.02.2025 tarihi itibariyle kurulu güç 116.570 MW oldu. Santral Sayısı: 34.076 adet oldu. 31 Temmuz 2024 ile 28 Şubat 2025 tarihleri arasında toplam 7.020 adet santral devreye girmiştir. Yine aynı tarihler arası kurulu güçte 5.376 MW artış kaydedildi. Yılbaşından (01.01.2025) bu yana kurulu güç değerinde 1.216 MW artış kaydedildi.  

28.02.2025 tarihi itibarıyla ülkemiz kurulu gücü 116.570 MW’a ulaşmıştır. 28.02.2025 tarihi itibarıyla kurulu gücümüzün kaynaklara göre dağılımı; % 27,62'si hidrolik enerji, % 21.10'u doğal gaz, % 18,82'si kömür, % 11,19'u rüzgâr, % 17,48'i güneş, % 1,49'u jeotermal ve % 2,30'u ise diğer kaynaklar şeklindedir. Toplam kurulu güçte ilk sırayı yine doğalgaz aldı ve geçen aya göre biraz düşerek 24.603 MW seviyesine indi. Toplam yenilenebilir kurulu gücü de 69.795 MW’a yükseldi. Lisanssız güneş kurulu gücü 28.02.2025 tarihi itibariyle 18.371 MW’a ulaşırken, lisanslı güneş kurulu gücü 2.008 MW seviyesine geriledi.

Ayrıca Ülkemizde elektrik enerjisi üretim santrali sayısı, 28.02.2025 tarihi itibarıyla 34.076'a (Lisanssız santraller dâhil) yükselmiştir. Mevcut santrallerin 764 adedi hidroelektrik, 72 adeti kömür, 376 adeti rüzgâr, 66 adeti jeotermal, 333 adeti doğal gaz, 32.004 adeti güneş, 461 adedi ise diğer kaynaklı santrallerdir. 

28.02.2025 tarihi itibariyle (Şubat ayı içinde) elektrik üretimimizin, % 33,70'i kömürden, % 27,04'ü doğal gazdan, % 14,61'i hidrolik enerjiden, % 10,71'i rüzgardan, % 6,87'si güneşten, % 3,24'ü jeotermal enerjiden ve % 3,83'ü diğer kaynaklardan elde edilmiştir.