2 Eylül 2025 Salı

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

 

Amaç 1. Yoksulluğun tüm biçimlerini her yerde sona erdirmek 

Amaç 2. Açlığı bitirmek, gıda güvenliğine ve iyi beslenmeye ulaşmak ve sürdürülebilir tarımı desteklemek 

Amaç 3. Sağlıklı ve kaliteli yaşamı her yaşta güvence altına almak 

Amaç 4. Kapsayıcı ve hakkaniyete dayanan nitelikli eğitimi sağlamak ve herkes için yaşam boyu öğrenim fırsatlarını teşvik etmek 

Amaç 5. Cinsiyet eşitliğini sağlamak ve tüm kadınlar ile kız çocuklarını güçlendirmek

Amaç 6. Herkes için erişilebilir su ve atıksu hizmetlerini ve sürdürülebilir su yönetimini güvence altına almak 

Amaç 7. Herkes için karşılanabilir, güvenilir, sürdürülebilir ve modern enerjiye erişimi sağlamak 

Amaç 8. İstikrarlı, kapsayıcı ve sürdürülebilir ekonomik büyümeyi, tam ve üretken istihdamı ve herkes için insana yakışır işleri desteklemek 

Amaç 9. Dayanıklı altyapılar tesis etmek, kapsayıcı ve sürdürülebilir sanayileşmeyi desteklemek ve yenilikçiliği güçlendirmek 

Amaç 10. Ülkelerin içinde ve arasında eşitsizlikleri azaltmak 

Amaç 11. Şehirleri ve insan yerleşimlerini kapsayıcı, güvenli, dayanıklı ve sürdürülebilir kılmak 

Amaç 12. Bilinçli üretim ve tüketim kalıplarını sağlamak 

Amaç 13. İklim değişikliği ve etkileri ile mücadele için acilen eyleme geçmek 

Amaç 14. Sürdürülebilir kalkınma için okyanusları, denizleri ve deniz kaynaklarını korumak ve sürdürülebilir kullanmak 

Amaç 15. Karasal ekosistemleri korumak, iyileştirmek ve sürdürülebilir kullanımını desteklemek; sürdürülebilir orman yönetimini sağlamak; çölleşme ile mücadele etmek; arazi bozunumunu durdurmak ve tersine çevirmek; biyolojik çeşitlilik kaybını engellemek 

Amaç 16. Sürdürülebilir kalkınma için barışçıl ve kapsayıcı toplumlar tesis etmek, herkes için adalete erişimi sağlamak ve her düzeyde etkili, hesap verebilir ve kapsayıcı kurumlar oluşturmak 

Amaç 17. Uygulama araçlarını güçlendirmek ve sürdürülebilir kalkınma için küresel ortaklığı canlandırmak

İnsan olmak, sınırsız sahtekar olmaktır!

 

Aklın hiçleştirildiği, bilimin, felsefenin ve sanatın yeşermediği ve gelişmediği yerde köklü bir şekilde var olan vahşet hali, kendisini sahtekarlık olarak ortaya koymaktadır. Sahtekarlık, vahşetin ürünüdür. Bilim, sanat, felsefe, hukuk, özgürlük ve barış, medeniyetin meyveleridirler. Vahşetin egemen olduğu yerlerde insanlar, her türlü sahtekarlıkla, kendilerini eğitimli gösterirler, diplomalara sahip olurlar, siyasi kurnazlıklarla güç sahibi olurlar, devleti ve toplumu değişik sahtekarca oyunlarla ve ilişkilerle sömürürler.

Vahşet, sahtekarlıktır. Medeniyet, sahiciliktir. Sahicilik ve sahtekarlık bir arada olmayacağı gibi, medeniyet ve vahşetin bir arada olması da mümkün değildir. Aklını kullanmaya cüret ve cesaret eden insanlar, sahici bir hayat yaşamak için bilgiyle, emekle ve birikimle çalışırlar. Siyaseti, hukuku, bürokrasiyi, üniversiteyi, eğitimi, iletişimi kurnazlıkla dizayn etmeye, kendisine buralarda yer ve güç oluşturmaya çalışan yetersiz, kaprisli ve kompleks insanlar ise, sahtekarca uydurdukları diplomalarla, yaptıkları hırsızlıklarla, işgal ettikleri pozisyonlarla ve şişirdikleri egolarıyla her yerde her şeyi kontrol eden ve bilen insanüstü güçlere sahip olağanüstü yeteneklere ve yeterliliklere sahip kişiler olarak kendilerini satarlar. En kötü özelliklere sahip olmalarına rağmen kağıt üstünde uydurulmuş CV’lerle kendilerini yeterli ve donanımlı göstererek kendilerini satmaya çalışan kişilerin, tek yeterli olduğu şey kendi sahtekarlıklarıdır. İnsan olma konusunda muhteşem bir sahtekarlık eseri olan bu vahşiler, birilerinin kendilerine ihsan ettiği makamlarla, verdiği sahte diplomalarla en sahte ve çürümüş ürün olduklarını gizlemeye ve maskelemeye çalışırlar.

Vahşet durumunun sahtekarlığı tek bir doğmaya dayanmaktadır: Hayat, hiledir! Hayatı hile olarak yaşayan, yaşatan ve dayatan vahşiler için, eğitimin, bilimin, liyakatin, felsefenin, sanatın, üniversitenin, düşünmenin, araştırmanın ve öğrenmenin hiçbir anlamı yoktur. Hile ve sahtekarlıkla elde ettikleri para, makam ve ilişkiler sayesinde istedikleri diplomayı satın alabileceklerine, istedikleri konumlara gelebileceklerine, istedikleri işi yapabileceklerine ve istedikleri şekilde şehvetlerini tatmin edebileceklerine inanırlar. Vahşet içinde yaşayan sahtekarlara göre, hukuk hiledir, savaş hiledir, siyaset hiledir, üniversite hiledir, eğitim hiledir, sağlık hiledir, ticaret hiledir, inşaat hiledir, din hiledir, ahlak hiledir. Vahşi sahtekarlar için hilenin işlemeyeceği, çözmeyeceği ve diz çöktürmeyeceği hiçbir şey yoktur.

Sahtekarlığın egemen olduğu yerde aslında herkes, herkesin sahtekar olduğunu bilmektedir. Özel konuşmaların değişmez konusu, siyasi sahtekarlıklar, devletten alınan ihale sahtekarlıkları, inşaat sahtekarlıkları, din alanındaki sahtekarlıklar, ticari hayattaki sahtekarlıklardır. Vahşetin egemen olduğu yerde herkes, bir ötekinin sahtekarlığından uyanıklık, kurnazlık ve akıllılık olarak söz etmekte, sahtekarlıkla köşeyi dönenlere özenmektedir. Şark kurnazlığı, akılla, bilimle, felsefeyle, sanatla, hukukla ve edebiyatla medeni ve modern olmayı başaramamış ve olgunlaşamamış vahşet halini ifade etmektedir. Şark kurnazlığı, medeni ve modern olmak değildir. Şark kurnazlığıyla kişiler, diploma sahibi olabilirler, başkalarını kandırıp aldatabilirler. Şark kurnazları, sahtekardırlar. Şark kurnazları, en çürük ve çürümüş maldırlar. Hiçbir diploma, makam ve para, çürük ve çürümüş bir mal olan sahtekar kişiyi güçlendiremez, geliştiremez ve olgunlaştıramaz.

Her şeyin sahtesini üretmekle övünen, hilekarlıkla kendini donanımlı ve yeterli gösteren kişilerin taptığı tek şeyin hile ve ve sahtekarlık olduğu bir yerde, sahtekarlığı istisnai bir vaka olarak değerlendiremeyiz. Sahtekarlık, sadece bir diploma veya evrak meselesi değildir. Sahtekarlık, bir kültürdür, kimliktir ve kurumdur. Sahte diploma örneği, kimlik, kurum ve kültür olarak sahtekarlığın sonucu olan patolojik bir semptomdur.

Aklın kullanıldığı, felsefenin, bilimin, sanatın ve edebiyatın üretildiği bir medeniyette en önemli soru şudur: İnsan olmak ne demektir? Sahici insan olma sorunu, medeni ve modern insanların sorunudur. Medeni ve modern insanlar, bilgiyle, emekle, sanatla, felsefeyle, bilimle maskelerinden ve yapaylıklarından sıyrılıp sahici insan olmak için emek harcayıp ter dökerler. Kurnazlığın, hilenin, üçkağıtçılığın ve köşe dönmeciliğin tek değer kabul edildiği vahşetin hüküm sürdüğü yerlerde insan olmak ne demektir sorusuna yer yoktur, çünkü fiili durum bu sorunun sorulmasını gereksiz kılmaktadır. Vahşet halinde insan olmak, sahtekar olmak anlamına gelmektedir.. İnsanlığın ve sahtekarlığın birbirinden ayrılmadığı yerde normalleşmenin, olgunlaşmanın ve gelişmenin olması mümkün değildir.

Barış zihniyetinin inşası

 

Şiddetin, baskının, savaşın, militarizmin, silahın, bağnazlığın kutsandığı ve yüceltildiği bir kimliğin, kültürün ve kutsallığın kuşatılmışlığı içinde barış zihniyetinin oluşturulması mümkün değildir. Barış zihniyeti, ancak savaş ve şiddet yerine barışı asli değer ve hak olarak öğreten, çocukları barış değerine göre yetiştiren, barışı toplumun, hukukun, siyasetin, eğitimin ve ailenin temeline yerleştiren yoğun bir çaba ve emekle üretilebilecek ve kazanılabilecek bir insani durumdur. Hiçbir şiddet ve savaş, meşru, yüce ve makul değildir. Şiddetin, savaşın ve zorbalığın bütün biçimlerini bedevi vahşet içine yerleştiren ve yargılayan bir barış zihniyetine insanlığın her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır.

Bilime, felsefeye, sanata, edebiyata, eğitime ve hukuka hiçbir katkı yapmamış bedevi toplumlar, geçmişte yaptıkları kabile savaşlarıyla ve zaferleriyle yaşarlar ve kendilerini tatmin ederler. Bedevi zihniyet için tarihte yaşanılan her savaş ve zafer, sürekli olarak anlatılmalıdır. Savaş ve zafer etrafında kurgulanan tarih anlatıları sayesinde savaşın, militarizmin ve silahın bitmediği, sürekli olarak canlı ve yaşanılmakta olduğu mesajı verilerek kolektif bilinçaltına kazılmaktadır. Tarih yazımı ve dayatması, bir kolektif ruh sağlığı sorunudur. İnsanların bilinçleri, vicdanları ve akıllarını kirleten ve yozlaştıran şey, savaş, silah ve kahramanlık etrafında kurgulanan kirli, karanlık, kanlı ve katı tarih anlatılarıdır. Bireyler, otoriter, militer ve totaliter tarih kurgularından zihinlerini arındırmadıkça kolektif ahmaklaştırmadan ve körleştirmeden kendilerini koruyamazlar. Savaşı, şiddeti, zorbalığı, kılıcı, silahı yücelten ve kutsayan bir kimlik ve kültür, bedevi vahşetin bütün karanlığını, kirliliğini ve kanlılığını taşıyan bir patolojik çılgınlık halidir.

Barış zihniyeti, eğitimle mümkündür. İnsan, doğası gereği savaşa ve şiddete eğilimli ve yönelimli değildir. Savaş ve şiddet, öğrenildiği gibi, barış da öğrenilen bir yetenek ve kapasitedir. İnsanların ve toplumların savaş ve şiddet kapasiteleri çok yüksek olmasına rağmen, barış yetenekleri ve kapasiteleri çok düşüktür. Dünyadaki en büyük açık, barış açığıdır. Devletler, bütçelerinin büyük bölümünü ordulara, militarizme, silahlanmaya ve şiddete harcayarak bütçelerinde büyük açıklar oluşturmaktadırlar. Bütçe açığı, barış açığının bir sonucudur.

Barış zihniyeti, soyut bir amaç değildir. Sürdürülebilir insani bir kalkınmanın olduğu bir yerde barış mümkündür. Ormanların yakıldığı, doğanın rant uğruna yağmalandığı, menfaat ve çıkar için tarımı ve tarlayı yok eden yapılaşmanın olduğu, sokak hayvanlarının öldürüldüğü, kuşların, balıkların ve diğer canlıların yaşam alanlarının ortadan kaldırıldığı bir yerde barış olmaz. İnsan, sadece kendi türüyle savaşmamaktadır. İnsan, bugün doğaya karşı da sonu gelmez yıkıcı bir savaşın içindedir. İnsanın insanla ve doğayla savaşı, insanlığın sonunu getirebilecek çılgınlık ve ahmaklık düzeylerini çoktan aşmıştır.

Barışın başı, ortası ve sonu, insan haklarıdır. İnsan hakları olmadan barış olmayacağı gibi, barış olmadan da insan hakları olmaz. Barış, bir insan hakkıdır. Barışı bir insan hakkı olarak tanımak ve içselleştirmek, medeni ve olgun insan olmanın bir gereğidir. Bedevi zihniyet, barışın insan hakkı olduğunu reddettiği gibi, savaşı, şiddeti, talanı, ataerklliği, zorbalığı yüceltmekte ve kutsamaktadır. İnsan hakları ve barış, kadın-erkek eşitliğine dayanmalıdır. Kadın-erkek eşitliğini inkar eden, erkeğin kadın üzerinde mutlak hakim olduğunu dogmalaştıran, kadının erkekten daha düşük bir insan cinsi olduğunu benimseyen, kadının erkeğin cinsel oyuncağı, malı ve haz aracı olduğunu savunan bedevi, otoriter ve ataerkil kapalı zihin yapılarının ve kimliklerin, barışçıl olması mümkün değildir. Bedevi toplum, maskülen toplumdur. Maskülen toplum, barış toplumu değildir. Bedevilik ve barış, bir arada olamaz. Bedevilik ve ataerkillik, kandan, şiddetten, zorbalıktan ve vahşetten beslenen barbarlıklardır.

Barış ve demokrasi birbirinden ayrılamaz. İnsanların birbirlerini ve doğayı daha iyi anlamaları için birbirleriyle ilgilenmeleri, iletişim kurmaları ve toplumsal hayatın bütün alanlarına aktif olarak katılmaları gerekmektedir. Hayata aktif demokratik katılım, barışın imkanlarını arttırmaktadır. Toplumsal katılımın, ilginin, ilişkinin ve iletişimin olması sayesinde insanlar, birbirleriyle bilgilerini, birikimlerini ve belleklerini paylaşmaktadırlar. Katılım, ilgi ve ilişki, barışı güçlendiren ve mümkün kılan bir insani durumdur.

Kendisini yetiştiren, geliştiren ve olgunlaştıran insan, barışçıl birey olabilir. Gelişmeyen, olgunlaşmayan, yetişmeyen, kendisini bir inanç, kimlik, kabile ve kültür içinde dondurmuş ve durdurmuş kişiler, barışı yok etmeye programlanmışlardır. Barış zihniyetiyle donanmış özgür birey olmak, bugünün en çetin meydan okumasıdır.

İnsanlığın Sınavı ve Sessizliğin Utancı

 

Gazze Şeridi, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birine tanıklık ediyor. 7 Ekim 2023’ten bu yana, İsrail’in yoğun bombardımanları, ablukası ve insani yardım engellemeleri, 2,3 milyon Filistinliyi hayatta kalma mücadelesinde yalnız bırakmış durumda. Açlık, susuzluk, hastalık ve ölümün gölgesinde, Gazze halkı her nefeste insan onurunun sınırlarını zorluyor. Uluslararası toplumun bu felakete verdiği tepki ise, bir avuç ülkenin cılız çabaları ile büyük bir çoğunluğun utanç verici sessizliği arasında sıkışıp kalmış.

Gazze’deki insanlar, hayal edilemeyecek bir yaşam savaşı veriyor. BM raporlarına göre, 1,1 milyon çocuk açlık pençesinde. Temmuz 2025’te 63 kişi açlıktan öldü; hastaneler, malzeme eksikliği nedeniyle çökmüş durumda. 620 Filistinli, yetersiz beslenme ve tıbbi yetersizlikten hayatını kaybetti. Gazze Belediyesi, su dağıtım vanalarına erişilemediğini, su kesintilerinin sağlık koşullarını felakete sürüklediğini bildiriyor. 1,9 milyon insan evsiz, sokaklarda plastik torbalar ve tahta parçalarıyla derme çatma barınaklar kuruyor. Çocuklar, dört yaşında su bidonları taşıyor, bir lokma ekmek için saatlerce kuyruklarda bekliyor. Mohammad Mahmoud’un sözleri, bu çaresizliği özetliyor: “İki gündür sadece mercimek yedik. Tuzlu su içiyoruz, çünkü başka çaremiz yok.” Sağlık sistemi tamamen çöktü; 36 hastaneden sadece 17’si kısmen çalışıyor, çoğu yıkılmış ya da hasarlı. Yeni doğan bebekler, annelerinin yetersiz beslenmesi nedeniyle emzirilemiyor, enfeksiyon ve dehidrasyondan hayatını kaybediyor.

İsrail’in eylemleri, uluslararası hukukta savaş suçu ve soykırım olarak tanımlanıyor. Uluslararası Af Örgütü, İsrail’in yardım noktalarına yönelik saldırılarını “kasıtlı ve sistematik savaş suçu” olarak niteliyor. BM Özel Raportörü Francesca Albanese, İsrail’in Gazze halkını “yok etme kastı” taşıdığını belirtiyor. 60.138 kişinin öldüğü, 140.980 kişinin yaralandığı bu vahşette, kurbanların %70’i kadın ve çocuk. İsrail, su ve elektrik kaynaklarını keserek, hastaneleri, okulları ve ibadethaneleri hedef alarak, açlığı bir savaş silahı olarak kullanıyor. Haziran 2025’ten itibaren yardım noktalarına ateş açılması, 1.000’den fazla Filistinlinin öldürülmesiyle sonuçlandı. Uluslararası Adalet Divanı (UCM), Netanyahu ve diğer yetkililer hakkında soykırım suçlamasıyla tutuklama kararı çıkardı, ancak bu kararlar uygulanmadı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, İsrail’in beyaz fosfor gibi yasaklı silahlar kullanarak sivilleri hedef aldığını belgeledi. İsrailli yetkililerin söylemleri, niyetlerini açıkça ortaya koyuyor: “Gazze’de insan yaşamı mümkün olmayacak,” diyen Giora Eiland’in sözleri, bu dehşetin manifestosu niteliğinde.

Uluslararası toplumun tepkisi ise, Gazze’nin çığlığına sağır kalmış durumda. Türkiye, krizin başından beri en aktif ülkelerden biri. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Gazze’deki soykırımı kınayan makaleler yazarak ve uluslararası platformlarda konuyu gündeme getirerek dikkat çekti. Türkiye, insani yardım göndermeye çalışsa da, İsrail’in ablukası bu çabaları engelliyor. Güney Afrika, Uluslararası Adalet Divanı’na soykırım davası açarak önemli bir adım attı. İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy, Gazze’deki kıtlığı “insan yapımı felaket” olarak nitelese de, somut yaptırımlar konusunda sessiz. BM, UNICEF ve UNRWA, acil ateşkes ve yardım çağrıları yapsa da, bu çağrılar İsrail tarafından görmezden geliniyor. ABD, İsrail’e 14 milyar dolarlık yardım sağlayarak ve UCM kararlarını reddederek, soykırıma dolaylı destek veriyor. Almanya, İsrail’in “kendini savunma hakkı”nı savunurken, Fransa, İtalya ve diğer birçok Avrupa ülkesi, cılız kınamalarla yetiniyor. Katar, El-Cezire gazetecilerinin öldürülmesine rağmen dava açmadı. 193 BM üyesinden yalnızca bir avuç ülke somut adım attı; çoğunluk, ya diplomatik açıklamalarla geçiştiriyor ya da tamamen sessiz.

Gazze’deki her ölüm, insanlığın vicdanında bir yara açıyor. Bir çocuk, su bulmak için koşarken vuruluyor; bir anne, bebeğini emziremediği için gözyaşlarına boğuluyor. Bu, sadece Filistinlilerin değil, tüm insanlığın trajedisi. İsrail’in savaş suçları, açlık politikası ve sistematik yıkımı, soykırımın açık kanıtı. Ancak, uluslararası toplumun sessizliği, bu suçların ortağı olduğunu gösteriyor. Gazze, sadece bir coğrafya değil; insanlığın sınandığı bir ayna. Bu aynaya bakmaktan korkanlar, tarihin utanç sayfalarında yerini alacak. Gazze’nin çığlığına kulak vermek, sadece bir seçenek değil, insan olmanın gereği.

KKM’den Yüksek Faize


Türkiye ekonomisi, son yıllarda adeta bir fırtınanın ortasında savruluyor. 2021 Aralık’taki döviz kriziyle patlak veren Kur Korumalı Mevduat (KKM) dönemi, yerli tasarruf sahiplerine milyarlarca dolar akıtırken enflasyonu önce göklere çıkardı, sonra baz etkisiyle geriletti. 2023 Temmuz’undan itibaren yüksek faiz politikalarıyla yeni bir sayfa açıldı; bu kez yerli ve yabancı yatırımcılar kazanç sağladı, ama Türkiye’nin kaynakları sorgulanır hale geldi. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın tahıl, gübre ve enerji krizleri ile 2023’teki deprem felaketi, bu denklemi daha da ağırlaştırdı. Peki, bu kaotik dönemde Türkiye’nin parası nereye gitti? Cebimizdeki TL kime kazandırıyor? Rakamların ışığında bu soruya yanıt arayalım.

KKM: Enflasyonu Azdırdı, Sonra Düşürdü, Ama Krizler Bedeli Ağırlaştırdı

2021 Aralık’ta, USD/TL kuru 18,4’e fırlayınca KKM devreye sokuldu. Hedef, döviz talebini dizginlemek ve TL’ye güveni artırmaktı. Kısmen işe yaradı: KKM, 140 milyar dolarlık bir hacme ulaşarak kuru 11,41’e çekti. Yerli mudilere yaklaşık otuz ila otuz beş milyar dolar kur farkı ve faiz ödemesi yapıldı. Bu para Türkiye’de kaldı; mevduatta, tüketimde, yatırımda döndü. Ama kazananlar, genelde yüksek tasarruflu kesimler oldu. Stopaj muafiyeti, onlara ekstra kâr sağladı.

Peki, fatura ne oldu? Hazine ve Merkez Bankası, KKM için yaklaşık otuz ila otuz beş milyar dolar doğrudan ödeme üstlendi. Enflasyon, Aralık 2021’de yüzde 36,08’den 2022 Ekim’de yüzde 85,51’e sıçradı. KKM, düşük faiz ortamını uzatarak bu yangını körükledi. 2022 sonundan itibaren baz etkisi ve enerji fiyatlarındaki geçici istikrar devreye girdi; enflasyon Aralık 2022’de yüzde 64,27’ye, Haziran 2023’te yüzde 38,21’e geriledi, ama Temmuz 2023’te yüzde 47,83’e yükseldi. Yani, KKM enflasyonu önce azdırdı, sonra düşüşe geçti, ama net olarak yüzde 36,08’den yüzde 47,83’e bir artış yaşandı.

Savaşın Darbesi: Şubat 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, Türkiye’yi tahıl, gübre ve enerji krizleriyle vurdu. Türkiye, buğday ithalatının yüzde 60-70’ini bu iki ülkeden sağlıyor. Savaş, Ukrayna’nın tahıl üretimini yüzde 29 düşürdü, Karadeniz limanlarındaki engeller gıda fiyatlarını yüzde 46 artırdı. Gübre fiyatları, Rusya’nın küresel pazardaki payı ve yaptırımlar yüzünden 2022 Nisan’da ton başına 925 dolara fırladı; 2021’e kıyasla yüzde 80 artış. Enerji cephesinde, Türkiye’nin gaz ithalatının yüzde 45’ini aldığı Rusya’daki kesintiler, doğal gaz fiyatlarını rekor seviyelere taşıdı. Bu krizler, KKM döneminde gıda ve üretim maliyetlerini uçurarak enflasyonu daha da azdırdı. Ekmek gibi temel gıdalar 2022’de yüzde 100’ün üzerinde zamlandı.

Depremin Yükü: 6 Şubat 2023’teki Kahramanmaraş depremleri, kamu maliyesini altüst etti. Yeniden inşa için yaklaşık yüz milyar doları aşan harcamalar, 2023’te bütçe açığını GSYH’nin yüzde 6,5’ine fırlattı. Bu, KKM ödemeleriyle birleşince Hazine’yi iyice sıkıştırdı. Deprem, gıda ve barınma talebini artırarak enflasyonu 2023 başında yüzde 55,18’e itti. KKM’nin toplam maliyeti, vergi kayıpları, enflasyon ve rezerv kayıplarıyla yaklaşık kırk beş ila elli beş milyar dolara ulaştı. Vade sonunda bazı mudiler paralarını dövize çevirdi; rezervlerden yaklaşık on beş milyar dolar çıkış oldu. KKM, kur krizini frenledi, ama savaşın küresel şokları ve depremin yükü, enflasyon ve bütçe açığını katladı.

Yüksek Faiz: Yabancıya Getiri, Reel Sektöre Darbe

2023 Temmuz’unda ekonomi yönetimi değişti; TCMB politika faizini yüzde 8,5’ten yüzde 50’ye, ardından 2025 Ağustos’ta yüzde 43’e yükseltti. Enflasyon yüzde 33,52’ye geriledi, rezervler 164 milyar dolara çıktı. TL talebi artarken, yüksek faizler yabancı yatırımcıları çekti. Yaklaşık otuz milyar dolarlık sıcak para girişi, carry trade ile yabancıların cebine yaklaşık yirmi ila otuz milyar dolar akıttı. Bu getiriler, bankaların mevduat faizlerinden ve Hazine’nin tahvil ödemelerinden finanse edilerek dövize çevrildi ve Türkiye’den çıktı.

Yerli mudiler de pastadan pay aldı. TL mevduat payı yüzde 60’a fırlarken, yaklaşık on beş ila yirmi milyar dolar getiri elde ettiler. Bu paralar Türkiye’de kaldı, ama yüksek faiz reel sektörü boğdu. KOBİ’ler, yüzde 55’e varan kredi faizleriyle yatırım yapamaz hale geldi. Hazine’nin borçlanma maliyeti yüzde 47’ye, faiz ödemeleri yüzde 75’e sıçradı. Depremin bütçe üzerindeki yükü, bu maliyetleri daha da ağırlaştırdı. Savaşın etkisi de sürdü; 2023’te Rusya’nın tahıl koridorundan çekilmesi, gıda fiyatlarını yeniden artırdı. Gübre fiyatları 2021 seviyelerine gerilese de hâlâ yüksekti, tarım maliyetlerini baskıladı. Toplam maliyet, banka faizleri, tahvil ödemeleri ve dolaylı etkilerle yaklaşık otuz beş ila elli milyar doları buldu. Türkiye’den çıkan para, yabancıların getirileriyle yaklaşık yirmi beş ila otuz beş milyar dolar oldu; KKM’den fazla.

Kime Kazandırıyoruz?

Rakamlar açık: KKM döneminde, yaklaşık kırk beş ila elli beş milyar dolar maliyetle kaynakların çoğu, yaklaşık otuz ila otuz beş milyar dolar, yerli mudilere aktı, ama enflasyonun yüzde 85,51’e fırlaması, savaşın tahıl, gübre ve enerji krizleri ile depremin bütçe yükü halkı ezdi. Türkiye’den çıkış, rezerv kayıpları ve dövize dönüşle yaklaşık on beş milyar dolarla sınırlı kaldı. Yüksek faiz döneminde, yaklaşık otuz beş ila elli milyar dolar maliyetle kaynaklar yerli, yaklaşık on beş ila yirmi milyar dolar, ve yabancı, yaklaşık yirmi beş ila otuz beş milyar dolar, mudilere dağıldı. Yabancılara daha fazla para çıktı, çünkü carry trade getirileri yurtdışına aktı.

KKM, enflasyonu önce azdırdı, sonra baz etkisiyle düşüşe geçti, ama savaşın küresel şokları ve depremin yükü kalıcı rahatlama sağlamadı. Yüksek faiz, enflasyonu dizginledi ve rezervleri güçlendirdi, ama reel sektörü sıkıştırdı ve sıcak para bağımlılığıyla risk yarattı. Savaş, her iki dönemde de gıda ve enerji maliyetlerini artırarak enflasyonu körükledi; deprem ise bütçeyi sarsarak bu yükü katladı. Kazananlar, yüksek tasarruflu mudiler, bankalar ve yabancılar; kaybeden ise enflasyon, bütçe açığı ve daralan yatırımlarla halkın geneli.

Cebimizdeki TL Nereye Gidiyor?

Türkiye’nin kaynakları, KKM’yle yerliye, yüksek faizle yabancıya aktı. Savaşın tahıl, gübre ve enerji krizleri ile depremin mali yükü, faturayı büyüttü. Bu döngü sürdürülebilir mi? Sıcak para rezervleri parlatıyor, ama ani çıkışlar her şeyi altüst edebilir. KOBİ’ler borç batağında, vatandaş enflasyonla boğuşuyor. Soru şu: Cebimizdeki TL kime kazandırıyor? Geçici istikrara mı, küresel sermayeye mi? Türkiye’nin kaynaklarını korumak için üretime, kalıcı yatırımlara ve adil bir ekonomik modele ihtiyacımız var. Aksi takdirde, bu fırtınanın faturası hepimize çıkacak. Sizce, Türkiye’nin parası nereye gitmeli?

1 Eylül 2025 Pazartesi

01.09.2025 tarihi itibariyle Ülkemizin Birincil Kaynaklara göre Kurulu Güç Verileri

 

BİRİNCİL KAYNAKLARA GÖRE SANTRAL ADETLERİ VE KURULU GÜÇ VERİLERİ

BİRİNCİL KAYNAK

SANTRAL ADEDİ

KURULU GÜÇ (MW)

AKARSU

624

8.426

ASFALTİT KÖMÜR

1

405

ATIK ISI

32

221

BARAJLI

147

23.864

BİYOKÜTLE

371

2,113

DOĞALGAZ

360

24,513

FUEL OİL

8

230

GÜNEŞ

35.252

23.676

İTHAL KÖMÜR

16

10,456

JEOTERMAL

66

1.734

LİNYİT

50

10,231

LNG

1

2

MOTORİN

1

1

NAFTA

1

5

RÜZGAR

385

13.697

TAŞKÖMÜR

4

841

TOPLAM

37.319

120.415

* TEİAŞ KURULU GÜÇ RAPORU - 31.08.2025

 

31.08.2025 tarihi itibarıyla ülkemiz kurulu gücü 120.390 MW’a ulaşmıştır. 31.08.2025 tarihi itibarıyla kurulu gücümüzün kaynaklara göre dağılımı; % 26,86'sı hidrolik enerji, % 20.40'u doğal gaz, % 18,25'i kömür, % 11,40'u rüzgâr, % 19,64'ü güneş, % 1,45'i jeotermal ve % 2,00'si ise diğer kaynaklar şeklindedir. Toplam kurulu güçte ilk sırayı yine doğalgaz aldı ve 24.516 MW seviyesine geriledi. Toplam yenilenebilir kurulu gücü de 73.705 MW’a yükseldi. Lisanssız güneş kurulu gücü 31.08.2025 tarihi itibariyle 21.260 MW’a ulaşırken, lisanslı güneş kurulu gücü 2.391 MW seviyesinde kaldı.

Ayrıca Ülkemizde elektrik enerjisi üretim santrali sayısı, 31.08.2025 tarihi itibarıyla 37.272'e (Lisanssız santraller dâhil) yükselmiştir. Mevcut santrallerin 771 adedi hidroelektrik, 71 adedi kömür, 385 adedi rüzgâr, 66 adedi jeotermal, 361 adedi doğal gaz, 35.205 adedi güneş, 413 adedi ise diğer kaynaklı santrallerdir. 

31.08.2025 tarihi itibariyle (Ağustos ayı içinde) elektrik üretimimizin, % 33,27'si kömürden, % 24,54'ü doğal gazdan, % 12,87'si hidrolik enerjiden, % 13.10'u rüzgardan, % 11,59'u güneşten, % 2,23'ü jeotermal enerjiden ve % 2,40'ı diğer kaynaklardan elde edilmiştir.