11 Haziran 2020 Perşembe

Madenciliğimiz salgını hasarsız atlatabilecek mi? Dr. Nejat TAMZOK

İçinde bulunduğumuz yıla damgasını vuran iki önemli gelişme, Türkiye’deki pek çok ekonomik sektörü önümüzdeki dönemlerde ciddi şekilde etkileyecektir. Bunlardan ilki Covid-19 salgını nedeniyle ortaya çıkan küresel ve yurtiçi ekonomik daralmadır. Diğeriyse salgın sürecinin etkisiyle dış ticarette korumacılık yanlısı görüşlerin giderek daha fazla uygulama alanı bulmasıdır.
Her ne kadar son günlerde etkisini yitiriyor gibi görünse de salgının bundan sonraki gelişimine ilişkin belirsizlikler henüz tam olarak ortadan kalkmış değil. Giderek sönümlenecek mi yoksa arkasından başka dalgalar da mı gelecek kesin olarak bilinmemekte. Bununla beraber, salgının küresel ekonomide bugüne kadar yaptığı tahribat dünyanın daha önce karşılaştığı ekonomik krizlere göre daha derin olacak.
Küresel ekonomik daralmanın şiddetiyle ilgili pek çok tahmin yürütülmekle birlikte, 2020 yılı için en azından eksi yüzde 3-4 civarında olacağı ve salgın sonrası normalleşmenin uzun zaman alacağı yönündeki tahminler ağırlık kazanmakta. Dünya ticaretinin bu yıl en iyimser olasılıkla yaklaşık yüzde 10 gerileyeceği, paranın gelişmiş ekonomilere doğru kaçacağı, özellikle gelişen ekonomilerde işsizlik ve yoksulluğun tavan yapacağı sıkça dile getirilen diğer olumsuzluklar arasında. Benzer şekilde, ekonomisinin bu yıl yüzde 3-4 oranında küçüleceği tahmin edilen Türkiye’nin de bu olumsuzluklardan payını alması şüphesizdir.
Bir taraftan tüm dünyada daralma yaşanırken diğer taraftan salgın koşullarında ülkelerin kendi kendilerine yeterliliği sorgulanmakta ve bu noktadan hareketle dış ticarette korumacılık eğilimleri giderek öne çıkmakta. Salgın öncesinde de sıkça gündemi işgal eden bu yöndeki görüşler, -döviz kurlarında meydana gelen yüksek artışların da etkisiyle- uzun süredir Türkiye’de “yerli ve milli” teması altında dile getirilmekte. Geçtiğimiz günlerde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak "stratejik ve ülkemizde üretim imkânı olmayan ürünler haricinde artık ithalat eskisi gibi kolay olmayacak,” ifadeleriyle konuyu tekrar gündeme taşıdı. Bu yöndeki politika tercihi, söylem düzeyinde de kalmadı ve salgın döneminde yayınlanan cumhurbaşkanlığı kararlarıyla binlerce ürüne ek gümrük vergileri getirildi. Henüz bu yeni dış ticaret politikasının tam olarak belirgin olduğu söylenemez. Ancak “yurt içinde üretilebilen malların ithalatının zorlaştırılacağı” ifadesinden 1980 öncesi ithal ikameci politikaları hatırlamamak da mümkün değil.
Aktardığımız bu iki gelişmeden Türkiye madencilik sektörünün de olumlu ya da olumsuz yönde etkilenmesi kaçınılmazdır.
***
Türkiye madencilik sektörü, aslında salgın öncesinde de uzun süreli bir durağanlık içerisindeydi. Bir dönem sektörün lokomotifi olmuş mermer ve traverten gibi doğal taşların, demir ve nikel dışında metalik madenlerin, borlar ve trona dışında neredeyse tüm endüstriyel hammaddelerin üretimleri 2015 yılı sonrasında ya gerilemekte ya da yerinde saymaktaydı. Böyle olduğu için de Madencilik Üretim İndeksi’nde son beş yıldaki artış oranı sadece yüzde 17 düzeyinde kaldı. Bu artışın kaynağında, yukarıda saydığımız demir, nikel, bor ve trona dışında kum, çakıl gibi “yükte ağır pahada hafif” inşaat hammaddeleri ile linyit bulunmakta. Sonuçta, madenciliğin 2013 yılında 10 milyar dolar civarında olan Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya olan katkısı 2018 yılına gelindiğinde -kurun da etkisiyle- 8 milyar dolar civarına kadar gerilemişti.
Üretimlerde uzun süredir görülen durağanlık ihracat tarafında da söz konusudur. 2000-2013 yılları arasında yaklaşık 9 kat artan madencilik ihracatı 2013 yılından itibaren tek bir yıl haricinde her yıl gerilemiştir. 2019 yılı ihracatı 4,1 milyar dolar seviyesindedir ve bu rakam toplam üretim değerinin yaklaşık yarısına karşılık gelmektedir. İthalat ise 2018 yılında 4,7 milyar doları tek başına kömür olmak üzere toplam 6,7 milyar dolar düzeyindedir.
Salgının madencilik ihracatı üzerindeki etkisi çarpıcıdır. Bu yılın ilk 5 aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 15 oranında gerilemiştir. Söz konusu dönemde ihracat kayıpları borlarda yüzde 36, kromda yüzde 54, doğal taşlarda ise yüzde 20 civarındadır. Bununla birlikte, bu rakamların, salgının ihracat üzerindeki etkilerini tam olarak yansıtabildiği söylenemez. İhracatı olumsuz etkileyecek bir talep daralması olduğu açıktır ama önceki krizlerden farklı olarak bu defa salgın nedeniyle dünyada pek çok maden işletmesi üretimini durdurmak ya da sınırlandırmak durumunda kalmış, ayrıca dağıtım kanallarında aksamalar olmuştur. Dolayısıyla arz tarafında da bir geri çekilme söz konusudur. İlk beş aylık dönemde nikel, demir ve bakır gibi cevherlerin ihracatında görülen yüksek oranlı artışlar muhtemelen bu nedenden kaynaklanmaktadır.
Salgının Türkiye madencilik sektörü üzerindeki gerçek etkileri tüm dünya ekonomileri açılıp arz tarafındaki sınırlamalar tamamen ortadan kalktığında görülebilecek, yeni dönemde ortaya çıkacak olan arz talep dengesi belirleyici olacaktır. Bununla birlikte, salgın öncesinde de kriz yaşayan sektörün işi çok kolay görünmemektedir.
Türkiye, maden ihracatını kabaca yüzde 30 Çin’e, yüzde 30 Avrupa Birliği ülkelerine ve yüzde 10 ABD’ye yapmaktadır. Çin ekonomisindeki hızlı geri dönüşün Türkiye için olumlu olacağı söylenebilir, ancak büyümesi son 10 yılda neredeyse yarıya yakın gerileyerek yüzde 6’lara kadar gelen Çin’deki hammadde talebinin bundan sonra da eski hızında olmayacağını söylemek kehanet olmaz.
Salgın nedeniyle en yüksek daralmaların yaşandığı ABD ile Avrupa Birliği ülkelerine ihracat yapmakta olan maden işletmelerinin ise ciddi olumsuzluklar yaşayacağı son derece açıktır. Bu noktada maliyetler elbette belirleyici olacaktır.
Türkiye madencilik sektöründe gerek yatırım malları gerekse işletme giderleri bakımından yüksek oranda bir dışa bağımlılık söz konusudur. Dolayısıyla sektörün maliyetleri döviz kurundaki dalgalanmalardan ciddi ölçüde etkilenmektedir. Kurdaki artışların yanı sıra sektörün ithal girdileri üzerine doğru planlanmadan konulacak yükler, rekabet şansını büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır.
Bununla birlikte, Türkiye madencilik sektörünün en önemli sorunlarından biri, üretilen cevherlerin büyük bölümünün katma değeri yüksek ürünlere dönüştürülmeden ham olarak yurt dışına ihraç edilmesidir. Aynı cevherler yarı mamul ve mamul maddeye dönüşmüş olarak misli fiyatlarla ülkeye geri dönmektedir. Bu bakımdan, maden cevherlerinin ithal edilmesine değil tam tersine işlenmeksizin yurt dışına ihraç edilmesine sınırlama konulmalı, yerli ve ithal madenlerin mümkün olduğunca ucuza temin edilerek yerli sanayide kullanılabilmesi teşvik edilmelidir. Ayrıca, maden işletmelerinde kullanılan makina-ekipman ve malzemelerin yurt içinde üretilmesine yönelik sanayilerin geliştirilmesi de aynı ölçüde önemlidir. Türkiye, madencilik politikasını bu çerçevede yeniden gözden geçirmeli, yeni hedef ve stratejiler tanımlamalıdır.

23 Mayıs 2020 Cumartesi

İklim krizi

Tüm dünya, küresel ısınmaya neden olan iklim değişikliğinin farkında ancak insanlık, tehdit ve çözüm konularında ikiye ayrılıyor. Yarıya yakın bir grup geri dönüş için bir fırsat olduğunu savunurken, diğer yarısı artık çok geç kalındığını düşünüyor. Türkiye ise 39 ülke arasında %95’lik oranla bu sorunu tehdit olarak gören ilk sıradaki ülke. Çin iklim değişikliğini tehdit olarak kabul etmezken, Hindistan sorun karşısında umutsuz.

bayram mesajı

Malum sebeplerden bu bayram çoğumuz ailesinden ve sevdiklerinden ayrı kalsa da, dilerim en yakın zamanda tüm bu zorlu süreç sona erer.

Milli ve manevi değerlerin coşkuyla yaşandığı, toplumsal bağların güçlendiği, huzur, barış, sevgi ve kardeşlik atmosferinin pekiştiği müstesna günlerden olan Ramazan Bayramı'nı kutlamanın mutluluğunu yaşıyoruz. Ramazan Bayramı'mız mübarek olsun.

Kısır döngü


Kısır döngü dediginiz her gün aynı şeyi yapmak ve bununla birlikte hayati sıradan görmek .Her yediğimiz farklı bir besin ile bizim duygumuzu değiştirir hatta bedeniniz bile değişir nasıl mı?
Hiç bilmedigin bir meyve almak ananas mesela Tadını sevmedin diyelim Ben bu meyve ile neyapabilirim? Zihin yine düşünmeye geçer ? Meyve salatasının içine koyabilirsin?
Zihin çalışması ile bile evinin bereketini artıran bir davranış türü yapıyorsun?
Sadece üzerine bal gezdirebilirsin ? Peki bu neyi önler ve yararı var mı? Israfi önler çöpe atmazsın yiyecekleri Örnek çok basit daha dahada yükselebilirdim şimdilik bu kadarını tercih ettim.
Aileler çocuklar ile birlikte origami yapabilir
Bu bir hoşlanmadığın bir kitap türü olabilir ,hiç işe giderken yada evine gelirken hiç bir kullanmadığın bir yol olabilir Bir şarki olabilir ,bir kurs olabilir ? Örneğin bir dans kursu El becerisini artırıyor bununla birlikte yeteneğini ortaya çıkarıyor
Ara sıra rolleri değiştirin ?
Ancak anneler de gördüğüm şey çocukları sadece mutfağa girdirilmesi evet el becerileri artıyor lakin kiloda artıyor. Mesela her gün aynı gazateyi okuma
Örneğin posta gazetesini okuyorsan bir defa da akşam gazetesi al

‪İKİ ŞEY‬

‪İki şey kişiyi gözden düşürür:‬ ‪1 Demagoji (laf kalabalığı)‬ ‪2 Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)‬

Enerji Sektörüne Pandeminin Etkileri ve Sektörün Geleceği

Nisan 2020 itibariyle global nüfusun %54 ünü oluşturan 4.2 milyar insanın kısmen yada tamamen karantina şartlarında yaşadığı bir ortamda diğer sektörler gibi enerji sektörü de derin bir krizin içerisinden geçiyor. İşte tam da böyle bir ortamda, pandeminin 2020 ‘nin ilk çeyreği itibariyle enerji sektörüne etkilerini ortaya koyarak, yılın kalanı için öngörülerini bir rapor olarak sunan Uluslarası Enerji Ajansı (IEA) ‘nın Global Energy Review 2020 başlıklı raporundan öne çıkan satır başlarını bu yazı içerisinde derlemeye çalıştım. Pandemi sürecinde enerji sektörüne ışık tutabilecek diğer tüm kurumlardan gelecek bilgi ve raporları da elimden geldiğince öz halde bu yazı dizisinin bir devamı olarak paylaşmaya gayret edeceğim.
İlk olarak Çin’de ortaya çıkan pandemi hızla dünyanın tamamına yayılarak hayatı adeta durma noktasına getirdi. Çin sadece tek başına global GDP’nin %16’sını üreten, 2019 yılı içerisindeki global enerji talebinin ise %24 ‘ünü oluşturan çok önemli bir aktör. Mart 2020 ‘ye geldiğimizde Çin’de iyileşme sürecinin başlamasına rağmen, dünyanın geri kalanı için henüz en kötü günler görülmemişti. Dünya geneline bakıldığında Mart’ın ortalarından Nisan’ın sonuna kadar geçen sürede kısmen yada tamamen karantina şartlarının uygulandığı ülkelerin toplam enerji tüketimindeki oranı %5’lerden %52’lere fırladı.

Nisan 2020 itibariyle global nüfusun %54, global GDP’nin ise %60’ını oluşturan 4.2 milyar insanın kısmen yada tamamen karantina şartlarında yaşadığı bir ortamda diğer tüm sektörlerde olduğu gibi enerji sektörü de derin bir krizin içerisinden geçiyor. İşte tam da böyle bir ortamda, pandeminin 2020 ‘nin ilk çeyreği itibariyle enerji sektörüne etkilerini ortaya koyarak, yılın kalanı için öngörülerini bir rapor olarak sunan Uluslarası Enerji Ajansı (IEA) ‘nın Global Energy Review 2020 başlıklı raporundan öne çıkan satır başlarını bu yazı içerisinde derlemeye çalıştım. Pandemi sürecinde enerji sektörüne ışık tutabilecek diğer tüm kurumlardan gelecek bilgi ve raporları da elimden geldiğince öz halde bu yazı dizisinin bir devamı olarak paylaşmaya gayret edeceğim.
İlk olarak Çin’de ortaya çıkan pandemi hızla dünyanın tamamına yayılarak hayatı adeta durma noktasına getirdi. Çin sadece tek başına global GDP’nin %16’sını üreten, 2019 yılı içerisindeki global enerji talebinin ise %24 ‘ünü oluşturan çok önemli bir aktör. Mart 2020 ‘ye geldiğimizde Çin’de iyileşme sürecinin başlamasına rağmen, dünyanın geri kalanı için henüz en kötü günler görülmemişti. Dünya geneline bakıldığında Mart’ın ortalarından Nisan’ın sonuna kadar geçen sürede kısmen yada tamamen karantina şartlarının uygulandığı ülkelerin toplam enerji tüketimindeki oranı %5’lerden %52’lere fırladı.
Pandeminin gelişmiş ekonomiler üzerindeki etkileri son derece yıkıcı olmaya devam ederken IMF tarafından açıklanan raporlar da son derece karamsar bir tablo çizmeye devam ediyor. Her yıl %3 ile %5 bandında artan global gayri safi yurt içi hasıla değeri (GDP), pandeminin etkisini kaybetmemesi durumunda büyük buhran ve ikinci dünya savaşında yaşanana benzer sert bir düşüşle karşılaşabilir.

Enerjiye olan talep ise bu kez alışıla gelen üretim – enerji ilişkisinin çok dışında bir seyir izliyor. Son kullanıcıların ihtiyaç duydukları ısınma, elektrik yada dijital hizmetlerin alt yapısındaki server gibi araçların enerji talepleri mevcut pandemi nedeniyle azalmaz, hatta artarken, jet yakıtı kimi enerji taşıyıcılara olan talep ise ekonomik daralmanın çok daha ötesinde düşmeye devam etmekte. Ekonomik daralmanın önüne geçilememesi durumunda 2020 yılı sonuna kadar global GDP’nin %6 oranında düşüş yaşaması kuvvetli bir ihtimal olarak masada duruyor.
Yılın ilk çeyreği geride kalırken, bir önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında enerji talebinde %3.8 ‘lik bir daralma yaşandı. Eğer mevcut süreç olduğu şekliye ilerler, hızlı bir toparlanma yaşanmazsa enerjiye olan talepteki daralmanın yıl sonunda %6’ya ulaşması ön görülüyor, ki bu son 70 yıldır görülmemiş bir talep daralması anlamına geliyor.

İlk çeyrek ele alındığında kömür ve petrol krizden en çok etkilenen iki kaynak olarak göze çarpıyor. Bu iki fosil kaynaktan kömüre olan talep %8, petrole olan talep ise sadece ilk çeyrek sonunda %5 oranında azaldı. Nükleer ve doğalgaz’a olan talepte de düşüş gözlenirken ilk çeyreği büyüme verisiyle kapatan tek enerji kaynağı yenilenebilir enerji oldu.

"ilk çeyrekte büyümeyi başarabilen tek kaynak yenilenebilir enerji"

Yeni tamamlanan projelerin işletmeye alınması, insan hareketliliğine ihtiyaç duymaksızın çalışabilmesi, girdisinin tamamen ücretsiz ve işletilmesi sırasında karbon salımına sebep olmaması nedeniyle rüzgar enerjisi, güneş enerjisi ve hidro enerjinin lokomotifi olduğu yenilenebilir enerjiye olan talep ilk çeyrekte %1,5 oranında artmayı başardı. Bu süreçte tek daralan yenilenebilir enerji pazarı ise insan hareketliliğinin kısıtlanması nedeniyle biyo yakıtlar olduğunun da altını çizmeden geçmeyelim.
Yıllık bazda değişiklikleri şu aşamada öngörmek kolay olmamakla birlikte, petrolde %9’luk bir daralma ile 2012 seviyelerine geri dönüleceği, kömür talebinde ise daralmanın %8’lere yaklaşacağı tahmin ediliyor. Toplam enerji talebindeki daralmanın %6 olacağı ön görülürken, tüm kaynaklar arasında pozitif ayrışan tek kaynak ise yenilenebilir.

İnsan hareketliliğini en aza indirmeye yönelik olarak alınan tedbirlerin belkide en önemli pozitif sonucu ise karbon emisyonlarında meydana gelen ve gelmeye devam düşüş olduğunu söylemek gerekir. 2020 sonunda, tekrar 2010’daki seviyelere düşerek, 2019 değerlerinden %8 daha geriye çekilmesi beklenen karbon emisyonlarındaki düşüş 30.6 Gt mertebelerine olması bekleniyor. Bu beklenti, karbon emisyonlarının kayıt altına alındığı günden bu güne yaşanmış en büyük düşüş olarak tarihe geçecek. Daha önce 30’larda büyük buhran, 40’larda ikinci dünya savaşı, 80’lerde petrol krizi ve son olarak 2008’de finansal kriz sırasında geri çekilen karbon emisyonları hiç bu kadar büyük bir düşüşle karşılaşmamıştı.

Hareketliliğin tüm dünyada çok hızlı şekilde azalmasıyla gerek karayolu taşımacılığı gerekse havayolu taşımacılığı da insanlık tarihindeki en sert düşüşü yaşadı. Kimi Avrupa ülkelerinde uçuş sayısı %90 oranında azalırken bu süreç petrole olan talebin de azalmasıyla sonuçlandı.
Uygulanan karantina tedbirleri araç satışlarını da derinden etkiledi. Çin’in Şubat 2020 yılı araç satışları, bir önceki yılın aynı ayına oranla %82 azalırken bu oran Mart ayı için AB ülkelerinde %55 olarak kayıtlara geçti. Benzer şekilde ABD’deki araç satışları %38, Hindistan’daki satışlar ise geçen yılın aynı ayına göre %50 düşüşle gerçekleşti. Elektrikli araç satışlarındaki rakamlar ise AB ülkeleri için umut vericiyken ABD için standart araç satışlarındaki azalma oranını da aşarak farklı coğrafyalardaki alışkanlıkların sonuçlarını yansıttı.

Benim için de karantina sürecinin en merak edilen sorularından bir tanesi, sayısı milyarlarla ifade edilen büyüklükte insanın eve kapandığı durumda elektrik enerjisine olan talebin nasıl değişeceğiydi. IEA ‘nın raporu bu sorunun yanıtını çok net olarak veriyor. 30 ülkeden toplanan verilere dayanarak oluşturulan sonuçlar, tamamen karantina şartları altında yaşayan şehirlerde elektrik enerjisine olan talebin %20 oranında azaldığı yönünde.
Diğer taraftan bu talep düşüşü beraberinde yenilenebilir enerji kaynaklarının lehine yeniden şekillenen bir çeşitliliği doğuruyor. Talepten bağımsız olarak şebekeye entegre edilmiş yenilenebilir enerjiye dayalı santraller, pandemi sürecindeki talep düşümünden en az etkilenen arz kaynağı özelliğini taşıyorlar.

2020 içerisinde elektrik enerjisine olan talebin %5 ‘e kadar düşmesi bekleniyor. Bu oran, büyük buhrandan günümüze yaşanan en sert talep azalması olarak kayıtlara geçecek, ayrıca 2008’deki finansal kriz sonrası daralan dünya ile kıyaslandığında tam 8 kat daha fazla bir azalmadan bahsettiğimizin altını çizmeliyiz.
Elektrik enerjisinin arz tarafına baktığımızda ise ilk çeyrekte %2.6 ‘lık bir arz daralması yaşanırken aynı süre içerisinde yenilenebilir enerjiye dayalı elektrik arzı ise %3 büyümeyi başardı. Bu pozitif ayrışmanın önemli nedenlerinden bir tanesi geçtiğimiz yıl içerisinde işletmeye alınan kayda değer miktardaki rüzgar ve güneş enerji santrallerin kurulu güçte çift haneli büyüme rakamlarını yakaladığı trendini söyleyebiliriz. Ayrıca talepteki daralmadan bağımsız ticari modeller ile kurulan bu santraller işletme giderlerinin düşük olması, girdisinin doğal ve ücretsiz olması ile de kriz ortamında işletilmesi en karlı santral türü olarak bir adım öne çıkıyoR.

Bu güne kadar yaşanan gelişmeler ışığında, Pandemi sonrasındaki toparlanmanın gerek hızlı olduğu, gerekse yavaş olduğu senaryoların tümünde, enerji arzı konusunda bu süreci en az etkiyle atlatacak kaynağın yenilenebilir enerji olduğunu söylemek hiç de zor değil. Diğer taraftan, hızla yeni yatırımların devam ettiği yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı santrallerde, proje geliştirme ve inşaa süreçlerinin mevcut koruma tedbirlerinden çok olumsuz şekilde etkilendiğini söyleyebiliriz. Dünya üzerindeki bir çok pazar, tedarik zincirinde veya izin süreçlerinde yaşanan gecikmeler nedeniyle planlanandan daha uzun sürede yeni santrallerini devreye alabilecek. Bu noktada yatırımcıların mevcut yatırım iştahlarını azaltmamak adına bir çok ülke ek süreler tanıyarak yaşanan gecikmelerden sektörün en az zararla etkilenmesini hedefliyor.



6 Mayıs 2020 Çarşamba

Nüfus Sorunu


Nüfus Sorunu var mı?

Düşünce tarihine nüfus sorununu esas olarak R. Malthus getirmişti. Malthus'un tezleri yanlıştı fakat düşünce tarihinde derin izler bıraktı. Son yazıyla birlikte bu konuyu üç bölümlük makalede incelemiş olduk.
A) Malthus'un düşünce tarihine katkıları nelerdi?
B) Malthus'un tezleri nelerdi? C) Malthus'un tezlerinin neden yanlış olduğunu ve çözümün nerede olduğunu açıklayalım.
Wallace ve Darwin anılarında Malthus'u okuduktan sonra evrim kuramının kafalarında şekillendiğini belirtiyorlar.
4. daha çok gündeme gelmiştir.
-Nüfus geometrik sırayla büyümektedir.
Yani 1+2+4+8+16+32+64...
Yani 1+2+3+4+5+6+7...
-Besin kaynakları ise aritmetik sırayla büyümektedir.
Malthus diyorki, 5 milyon nüfus, 100 yıl sonra (4 kuşak) 40 milyon olacak.
5. ABD ve Büyük Britanyayı buna örnek gösterir.
1800de ABD nüfusu 5 milyondur=> 100 yıl sonra 80 milyon olur.
ABD tahmini tutmuş gibi gözüküyor fakat yanıltıcıdır çünkü nüfus doğumla değil dıştan göçlerle büyümüştü.
Bu teori yanlış olduğuna göre insanlığın nüfusla ilgili sorun yok mu? Var!
Fakat bu sorun, besin kıtlığından değil üretimin bilinçli (piyasa nedeniyle)kısıtlanmasından kaynaklanmaktadır.
6. Malthus nüfus sorununu çözmek için iki öneri yapmıştı.
-Evlilikler geç yapılsın; ama evlilik öncesi cinsel ilişkiyi de ahlaksızlık olarak nitelendirmişti.
-Yoksullara yapılan yardımlar kesilsin demişti. Çünkü o zaman insanlar, geçindiremeyeceği çocukları doğurmaz ya da 7. yardım kesilince beslenememekten dolayı erken ölürler" demişti.
"Bu doğanın kanunlarına uygundur" demişti.
Malthus nüfus fazlalığının, yoksul halktan kaynaklandığını ve dolayısıyla bütün yükü de onların taşıması gerektiğini ileri sürmüştü. >>
"Eğer bir insan, yerlerin paylaşıldığı bir sofraya gelmiş ve ona yer kalmamışsa ve önceden oturanlar yiyeceğini küçültmek uğruna elindekileri onlarla paylaşmak istemiyorsa, o zaman onların defolup gitmeleri gerekir. Gönüllü gitmezlerse de doğa bunu kendi sağlayacaktır" diyor.
bu görüşler o dönemde pek tutulmuştu çünkü Malthus, hem varlıklıların hem de herhangi bir işte çalışan emekçilerin işsizlere karşı olan korkularını kışkırtmıştı.Onları çizdiği karamsar ve korkunç tabloyla dehşete düşürmüştü. Bu görüşlere hem Godwin hem ütopik sosyalist Owen hem de Engels ve Marx sert eleştirilerle karşı çıkmışlardı.
Sosyalistlerin ve özellikle de Engels ve Marx'ın eleştirileri şöyleydi: hayvanlar ve bitkiler dünyasının koşulları insan toplumlarına yansıtılamaz çünkü nüfus sorunu ve sefalet, kapitalizmin yarattığı bir durumdu. Köylerinden edilen yoksullar mecburen kentlere doluşmuş ve işsiz kalmıştı. İşsizler ordusu kapitalistlerin istediği bir şeydi çünkü bu sayede ücretleri baskı altında tutabiliyorlardı. Bunların eğitimsiz ve cahil bırakılması da onların değil hükümetlerin bilinçli kararıydı.Peki bir nüfus sorunu yok muydu? Bence vardı. Ancak bu koşullar, içinde yaşadığımız topumsal koşullardan kaynaklanmaktadır ve bunlar akılla çözülebilir. Bilim ve teknolojik imkanlar herkesi doyuracak kadar üretim yapmaya imkan vermektedir fakat sermayenin birikim yasası ve piyasanın dayatmaları, fazla üretimi yasaklamaktadır. Ayrıca üretilenlerin büyük kısmı küçük bir azınlık tarafından tüketilirken, ürünlerin çok az bir kısmı diğer kalan çoğunluğa bırakılmıştır. Kıtlık bundan kaynaklanmaktadır. Avrupalı yılda ortalama 12 kg giysi atmaktadır. şimdi bunu bir de bizim durumumuzla kıyaslayın. dünyanın zenginliği zengin ülkelerce tüketilmekte, az gelişmiş ezilen ülke insanları ise yiyecek bulamamaktadır. Nüfus ve kıtlık sorunu eğer kapitalist sömürü sistemi olmasa ortaya çıkmazdı. Eğer kar dürtüsü, hızlı yaşam, hızlı üretim, hızlı dağıtım, hızlı tüketim olmasa bu dünya herkese bol bol yeter.

Malthus'ın düşünce tarihine katkıları:
3. bu önemli bir gelişmedir. Ayrıca Malthus, devletlere nüfus sayımının ne kadar önemli olduğunu kavratmıştır. Nüfus sorunu sosyal bilimlerin bütün alanlarında önemsenen bir unsur olarak gündeme gelmiştir. Hatta Malthus'un bu çıkışından sonra yoksulluk ve sefalet sorunu
Malthus'un iki tezi var.
Büyük Britanya'nın nüfusu 17 milyon=>100 yıl sonra 39 milyon.
Besin kaynaklarının kıtlığı sorunu ne ABD ne de Avrupa ülkeleri için söz konusudur.