29 Mart 2024 Cuma

 

    28.03.2024 tarihi itibariyle; 

   2023 yılı Aralık ayı sonunda 106.556 MW olan toplam kurulu güç değeri 824 MW’lık artışla 2024 yılı Şubat ayı sonunda 107.380 MW olarak kaydedilmiştir. 28 Mart 2024 tarihi itibariyle; Santral Sayısı: 18.160 adet oldu. 28 Mart 2024 tarihi itibariyle kurulu güç 107.780 MW olmuştur.


28 Mart 2024 Perşembe

Eğitimde reform şart!

 

Hedef

Eğitimde temel yaklaşımlar (önceki yıllardaki belirlenen) sürdürülebilir: "Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmek. Halen uygulanmakta olan önyargılı ve ezbere dayanan yaklaşım terk edilecek, evrensel değerleri öne alan, insanı merkeze yerleştiren demokratik ve çağdaş bir yaklaşım”. Bu amaçları ilkesel olarak önemli bulmaktayım.

Nitelikli eğitim hedefine ulaşılabilmesi için yapılması gerekenler özet olarak şunlar: Üst kademelerde toplanan yetkiler, alt birimlere ve taşra yönetimine dengeli olarak aktarılmalıdır. Eğitim statik değil dinamik bir süreçtir. Bu nedenle eğitim (müfredat) programları sürekli olarak yenilenmelidir. Öğretmen sayısı yeterince artmıştır ama nitelikleri aynı oranda artırıl(a)mamıştır. Zorunlu eğitim gözden geçirilmelidir. Süre uzundur, eğitimle birlikte çıraklı sistemi çok iyi işlememektedir. İlk kademede yönlendirilme ve eleme yeterli değildir. Bu tüm eğitim sisteminin “BOĞULMASINA” neden olacak boyuttadır. Bunun öneminden dolayı verilerle biraz açmak istiyorum.

Yönlendirme

TUİK verilerine göre Türkiye’de 2022 yılı için canlı doğan bebek sayısı 1 milyon 35 bin 795 oldu. Bu doğum oranına göre kabaca her yıl (zorunlu eğitimden dolayı) eğitim sistemine 1 milyon 50 bin öğrenci kayıt olmaktadır. Sisteme dahil edilen bu 1.0 milyon öğrenci eğitim sisteminde yönlendirilmeden, elenmeden ve yeterli kazanımlara sahip olmadan sürekli üst sınıfa (eğitim kademesine) sevk etmektedir (transit geçiş). Bunu, üniversite altı eğitimde 17-18 milyon öğrenci bulunmaktadır. YÖK istatistiklerine göre, 2022-2023 eğitim öğretim yılında üniversitelerde bulunan toplam 6.950.142 öğrencinin 6.204.078'i devlet üniversitelerinde, 735.433'ü vakıf üniversitelerinde, 10.631'i vakıf meslek yüksekokullarında öğrenim görüyor. Önceki yıllarda (ör. 2002’de 1.323.341) nüfus doğum oranı daha yüksek olduğundan sistemde öğrenci sayısı daha yüksektir. Buna rağmen, eğitim sisteminde yönlendirilme ve eleme olsaydı bu kadar öğrenci (7 milyon) üniversitede olmaması gerekirdi.

Boğulmak

Günümüzde öğrenci sayısındaki düzensizlik lise ve üniversite eğitimini hızla boğma (bunalmak) noktasına itmektedir. Niteliksiz eğitim tüm devlet sistemin gücünü tüketmektedir (soluğu kesilmek). Bir sistemin soluk almasının güçleşmesinden çok tedirgin olmak gerekir. Niteliksiz çıktı (öğrenci/mezun sayısı) gelişmekte olan bir ülkenin beşerî sermayesinin öğütülmesi yanında ekonomi vd kaynaklarının israf edilmesidir.

Milli eğitim üniversite öncesinde sadece bu boğulmayı çözse önemli bir başarı elde edebilir. YÖK de üniversitelerdeki nitelik sorununu çözse önemli bir görev yapmış olur.

Türk Eğitim sistemi, gelecekte bu milletin var olması için bunu başarmak zorundadır.

Son söz: Dozunda olmayan her şey zehirdir.

Konut satışları Şubat'ta arttı


    TÜİK verilerine göre; Türkiye genelinde konut satışları Şubat ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 17,3 artarak 93 bin 902 oldu. Konut satışları Temmuz ayından bu yana yıllık bazda kesintisiz olarak geriliyordu. Son 6 aydır düşen konut satışlarının Şubat ayında yeniden artması ise geçen yılın aynı ayında meydana gelen depremden kaynaklandı.

    Depremden etkilenen şehirler özelinde bakıldığında; Şubat ayında bir önceki yılın aynı ayına göre konut satışlarında Adana’da yüzde 130, Adıyaman’da yüzde 474, Kahramanmaraş’ta yüzde 266, Malatya’da yüzde 145, Osmaniye’de yüzde 283, Hatay’da yüzde 289, Gaziantep’te yüzde 219, Şanlıurfa’da yüzde 99, Diyarbakır’da yüzde 123 ve Kilis’te yüzde 113 oranında artış kaydedildiği görülüyor.

    Manşet verinin yüzde 17,3 olduğu dikkate alındığında ortalamayı arttıran unsurun depremden etkilenen şehirlerimizdeki konut satışlarından kaynaklandığı anlaşılıyor. Buna ilaveten 2024 yılı Şubat ayı konut satışlarının, 97 bin 587 olan 2022 yılı Şubat verisinin de altında kaldığını hatırlatalım. Bu nedenle uzun süredir gerileyen konut satışlarının Şubat ayı verisiyle birlikte yeniden artış eğilimine girdiğini söylemek pek de doğru bir değerlendirme olmayacaktır.

    Satış şekline göre bakıldığında;

    Türkiye genelinde ipotekli konut satışları Şubat ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 49,1 azalış göstererek 8 bin 827 oldu. Toplam konut satışları içinde ipotekli satışların payı yüzde 9,4 olarak gerçekleşti. Ocak-Şubat döneminde gerçekleşen ipotekli konut satışları ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 56,1 azalışla 14 bin 742 oldu.

    Şubat ayındaki ipotekli satışların 2 bin 60'ı, Ocak-Şubat dönemindeki ipotekli satışların ise 3 bin 464'ü ilk el satış olarak gerçekleşti.

    Türkiye genelinde ilk el konut satış sayısı ise Şubat ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 21,8 artarak 28 bin 594 oldu. Toplam konut satışları içinde ilk el konut satışının payı yüzde 30,5 oldu.

    21.03.2024 tarihinde açıklanan PPK kararıyla birlikte politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranı yüzde 45’ten yüzde 50 düzeyine yükseltildi.

    Mevcut faiz oranlarının ipotekli konut satışlarına olan etkisini 10 yıl önceki verilere bakarak değerlendirecek olursak; Türkiye genelinde 2013 yılında satılan 1 milyon 157 bin 190 adet konutun 460 bin 112 tanesi ipotekli satış olarak gerçekleşmişti. Diğer bir ifade ile toplam konut satışları içinde ipotekli satışların payı yüzde 40 civarında iken şu an yüzde 10’un altında seyrediyor.

    Öte yandan 2024 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre yüzde 2,3 oranında artan KFE, bir önceki yılın aynı ayına göre nominal olarak yüzde 68,0, reel olarak ise yüzde 1,4 oranında arttı. Konut fiyatlarındaki artış hızının, satışlardaki gerilemeye bağlı olarak düşmesi ve konut fiyatlarındaki aylık artışın enflasyon oranının (aylık yüzde 6,70) altında kalması sevindirici.

25 Mart 2024 Pazartesi

Teorilerle Türkiye Ekonomisi


TCMB'nin politika faizini artırarak enflasyonla mücadele etme stratejisi, klasik ekonomi teorileriyle uyumlu bir yöntem olarak görülüyor. Ancak, klasik kapitalist teorilere uymayan sonuçlar olduğu görülüyor.

Teoriler bağlamında değerlendirilirse;

Phillips Eğrisi, işsizlik ve enflasyon arasında ters bir ilişki olduğunu öne sürer. Türkiye'de enflasyonun son dönemdeki yüksek seyrinin, bu teoriyle tam olarak örtüşmediği görülüyor. İşsizlik oranlarının nispeten daha dengeli kalması ve hafif dalgalanmalar göstermesi, ekonominin belirli bir direnç gösterdiğini ve işgücü piyasasının tamamen olumsuz etkilenmediğini gösteriyor. Ancak, işsizlik oranları ile istihdam oranlarındaki iyileşmenin yavaş olması, ekonomik büyümenin iş gücü piyasasına yansımasının sınırlı kaldığını gösteriyor.

Dış ticaret ve J eğrisi, bir ülkenin döviz kuru değer kaybettiğinde, kısa vadede ticaret dengesinin kötüleşeceğini ancak zamanla iyileşeceğini öne sürer. Türkiye'nin ihracat ve ithalat verilerine baktığımızda, döviz kuru değişimlerinin etkilerinin bu teoriyle uyumlu olmadığını görüyoruz. Türk Lirası'nın değer kaybı, kısa vadede ithalat maliyetlerini artırırken beraberinde enflasyonu da artırıcı bir etki göstermiştir. Teoriye uyumlu bir şekilde sonuç alınabilmesi için ihracatın esnekliğine ve yerel üretimin ithalatın yerine geçebilme kapasitesine bağlıdır. Ancak altın ve enerji ithalatıyla birlikte vatandaşların marka ve tüketim alışkanlıklarının kolay değişmediği göz önüne alındığında teoriye uyumlu bir sonuç alınamadığı görülmektedir.

Finansal piyasalarda faiz oranları, ekonomik aktivite üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Merkez Bankası'nın faiz oranlarındaki değişiklikler, kredi maliyetlerini ve dolayısıyla tüketici harcamaları ile yatırımları etkilemesi beklenir. Çünkü teorik olarak, faiz oranlarının yükseltilmesi enflasyonist baskıları sınırlamak ve para biriminin değerini korumak için kullanılmaktadır.

2023 yılı Şubat ayından itibaren TCMB'nin politika faizini kademeli olarak artırması ve 2024 yılı Mart ayında %50'ye ulaşması, yüksek enflasyonla mücadelede tercih edilen geleneksel bir yöntemdir. Teorik olarak, faiz oranlarının artırılması, para arzını sıkılaştırarak tüketimi ve yatırımları yavaşlatır ve bu da zamanla enflasyonist baskıları azaltır. Ancak, Türkiye'de yıllık enflasyon oranının 2023 Şubat'ında %55,18 iken, 2024 Şubat'ında %67,07'ye yükselmesi, faiz artırımlarının enflasyon üzerinde beklenen etkiyi oluşturmadığını gösteriyor.

Bu durum, enflasyonun sadece para politikası ile kontrol altına alınamayacağını, yapısal sorunların ve dış şokların da önemli bir etken olduğunu gösteriyor. Özellikle, gıda ve alkolsüz içecekler ile ulaştırma ve konut gibi temel yaşam maliyetlerindeki artışlar, enflasyonun yüksek kalmasında belirleyici olmuştur. Bu sektörlerdeki fiyat artışları, parasal sıkılaşmadan bağımsız, otonom ve zorunlu ihtiyaçların faiz politikalarından bağımsız olduğunu göstermektedir. Vatandaşlar faiz oranları ne olursa olsun bu zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacakları için parasal sıkılaşma bu zorunlu ihtiyaçlara olan talebin azalmasında etkili olmamaktadır. Daha net bir ifadeyle faiz oranları arttı diye vatandaşlar daha az beslenme gibi bir eğilim göstermemektedir. Demek ki; enflasyonla mücadelede faiz politikası Türkiye’nin sosyolojik yapısına tam olarak uymamaktadır.

Kamu Maliyesi ve Ricardian Eşdeğerlik

Ricardian Eşdeğerlik teorisi, hükümetin borçlanma yoluyla finansman sağlamasının, vergi artışlarıyla aynı ekonomik etkilere sahip olduğunu öne sürer. Çünkü bireyler, gelecekteki vergi yükümlülüklerini öngörerek bugünden tasarruf yapmaya başlarlar. Türkiye'nin kamu maliyesi verilerine bakıldığında, son yıllarda artan kamu harcamaları ve buna bağlı borçlanma ihtiyacı, Ricardian Eşdeğerlik teorisinin varsayımlarıyla çelişen bir tablo çizmektedir. Halkın gelecekteki vergi yükümlülüklerine karşı tasarruf eğilimini artırması beklenirken, tüketim harcamalarındaki artış bu teoriye meydan okuyor. Bu durum, Türkiye ekonomisinde bireylerin gelecekteki vergi yükümlülüklerine ilişkin beklentilerinin Ricardian Eşdeğerlik teorisinde varsayılandan farklı olabileceğini göstermektedir.

Sonuç olarak, Türkiye ekonomisinin son dönemdeki gelişmeleri, ekonomi teorileri ışığında incelendiğinde, birçok alanda teorik beklentilerle pratik sonuçlar arasında belirgin farklar ortaya çıkmaktadır. Merkez Bankası politikaları, enflasyon ve işsizlik oranları gibi kritik ekonomik göstergelerin analizi, klasik ekonomi teorilerinin her durumda kesin çözümler sunmadığını, ekonominin karmaşık yapısı ve çeşitli iç ve dış etmenlerin önemli rol oynadığını gösteriyor.

24 Mart 2024 Pazar

Memleketin temel sorunu zengini daha zengin yapan ve uzun süredir devam eden bölüşüm ve bağımsız politika üretmesine engel borç sorunlarıdır, kontrolsüz sermaye hareketleridir, istihdam yaratamamaktır.

Yüksek enflasyon tali sorundur. Yüksek enflasyonu kısa sürede yenmek mi istiyorsun?

1- Ücretleri değil fiyatları kontrol et. Enerji fiyatlarını baskıla,

2- Bu zamana kadar emek gelirlerinin uğradığı erozyonu telafi et ve bununla birlikte emekli maaşlarını da artır,

3- Talebi değil aşırı kârı baskıla. Aşırı kâr vergisi getir,

Orta-uzun vade istikrar için;

4- Faizi politika aracı olmaktan çıkar ve onu hedeflediğin enflasyona park et (daha sonra verimlilik artışına park et). Maliye politikasını ve araçlarını politika tasarımının merkezine koy,

5- Vergi politikasını kökten değiştir. Yoksulu değil zenginin vergilerini artır. Rant, finansal kazançlar ve aşırı kârı vergile, servet vergisini getir,

6- Enflasyonu değil, Tam İstihdamı hedefle,

7- Kamusal malları ve doğal tekelleri kamulaştır,

8- Piyasayı regülasyonu sağlayacak ve üretimi dengeleyecek kurumlar kur,

9- Tarıma verilen destekleri artır, doğrudan işletmeci ve kooperatif yapılanmalarını teşvik et,

10- Mevcut dış ticaret kompozisyonunu dönüştürücü biçimde kamusal yatırımlar yap, AR-GE desteği vermek yerine kendin geliştir,

11- Emek birliğini güçlendirici kurumsal düzenlemeler yap, sarı sendikaları değil gerçek emekçi sendikalarını destekle ve gelişmelerine izin ver,

12- Yabancı bankaların faaliyetlerini azalt, bankacılık sistemini de kökten değiştir, kamusal hale getir. 

13- Sermaye kontrollerini tedrici biçimde artır. Kısa vadeli sermayeyi tamamen kontrol et,

14- Merkez bankasına finansal istikrar ve kur istikrarı hedefleri ver,

15- Merkez Bankasının hazinenin kasası olma görevini destekle, Hazine-Merkez Bankası arasında doğrudan borçlanma ilişkisini tesis et, bankalara  Hazine üzerinden rant yaratmayı bırak ya da azalt,

16- Ve son olarak, zenginlerin vergilerini silme, yukarıda belirttiğim gibi servet vergisi getir, yoksulların, öğrencilerin ve çiftçilerin borçlarını tasfiye et ...

Kaynak: Dr. Bakı DEMİREL 

Türkiye, Avrupa ve ABD dahil ülkelerin yüzde 97'sinde doğurganlık oranı ve nüfus büyük oranda azalacak. Sahraaltı Afrika'da ise nüfus artış hızı devam edecek..Bunun anlamını biliyorsunuz değil mi?.Dünya kavimler göçüne ihtiyaç duyacak. Almanya göç yasalarını şimdiden yumuşattı. Diğer ülkeler de ister istemez bu yola gidecek. Ekonomik çarkların dönmesi, sağlıktan hizmet sektörüne kadar hemen her alanda işgücü ihtiyacı artacak..Asli nüfusu yaşlanan ülkelerin demografik yapısı değişmeye başlayacak. Endüstri 4.0'ın etkisini, yani yapay zeka ve robot çağının özelliklerini ekleyin. Nüfusu azalan ve göçlere kapılarını açan ülkelerde teknoloji insan faktörünün önüne geçtikçe değişen demografik yapının yol açacağı sorunlar ortaya çıkacak. Değişen demografik yapının milli aidiyet duygusu olmayacak. Kendilerini ne atalarının geldiği ülkeye ne de yaşadıkları ülkeye ait hissedecekler.

Sonunda dünyada köksüz, kendisini hiçbir yere hissetmeyen bir nüfus yapısı oluşacak. Şimdi gelelim konunun bir başka boyutuna. Gelişen yapay zeka. Bugün deneme aşamasında olan yapay zeka, bir süre sonra öğrenme yeteneği kazanmış, öğrendiklerini analiz edebilen ve karar verebilen "genel yapay zekaya" dönüşecek.

Böyle giderse, öğrenebilen yapay zekanın inisiyatif alma sürecine girmesini bekleyebiliriz. Biraz komplo teorisi gibi oldu ama, avcı-toplayıcı toplumu saymayalım. Tarım toplumundan (endüstri 1.0) sanayi toplumuna (endüstri 2.0) geçiş yüzlerce yıl sürdü. Endüstri toplumundan bilişim toplumuna (endüstri 3.0) geçiş yarı zamanda gerçekleşti. Ancak, bilişim toplumundan yapay zeka ve robot dönemine (endüstri 4.0) geçiş yıldırım hızıyla gerçekleşti. Endüstri 4.0'dan sonrası muhtemelen öğrenen, insanımsı yapay zekalı robotlar dönemi başlayacak. 

23 Mart 2024 Cumartesi

Faiz artırmak orta ve uzun vadede yarar değil zarar getirir

 Önceliği olan sorunumuz cari açık. Cari açık nasıl oluşuyor, büyüyor?

- Bizim yüzde 50 olan piyasa faizimiz, döviz kuru fazla dalgalanmadığı sürece yabancı fonlara iyi getiri sağlıyor. Yabancılar faizin cazibesi ile ülkeye döviz getiriyor.

- Giren döviz ihtiyacın çok üzerinde olduğu için döviz fiyatı ucuzluyor.

- Döviz girişi devam ettiği sürece Türk Lirası değerli kalıyor. Türk Lirasının değeri dalgalanmıyor.

- Ucuz döviz ithalatı artırıyor. İhracatı köstekliyor.

- Ne kadar döviz girer ise biz harcıyoruz. Cari açık da büyüyor.

(Tekrarda yarar var: Biz önce harcayıp sonra döviz aramaya çıkmıyoruz. Bolca döviz girince ucuzluyor. Ucuz dövizi, giren dövizi harcıyoruz. Cari açık böyle oluşuyor.)

- Demek ki bu durumda faiz yükselsin demek, cari açık sorunu devam etsin demektir.

- Faiz yükselsin demek, Türk Lirası değerli kalsın, döviz ucuz ucuz satılsın demektir.

- Faiz yükselsin demek cari açık küçülmesin, büyüsün demektir.

Faizin yükselmesini, yurt dışından Türkiye'ye paradan para kazanmak için fon getirenler ister.

Merkez Bankası faizi yükseltmeyi 2 nedenle ister:,

- Döviz fiyatının artmaya başladığında, yerli oyuncular bankalardan TL. çekerek döviz satın alır. (Bundan önceki devalüasyonlarda bu oldu). Bu durumda faiz yükseltilir ise, insanlar bankalardan TL. para çekmez.

- Döviz fiyatının artması enflasyonu körükler. Faiz yükselir ise, maliyetten kaynaklanan fiyat artışları önlenemez ama talepten kaynaklanan fiyat artışı engellenir.

Bizde son zamanlarda Merkez Bankası iç talebi özellikle tüketici kredilerini sınırlama arayışında. Burada faizi yükselterek hedefe ulaşılabilir. 

Açık anlatımı ile bugünkü tabloda:

- Faiz artışı yarar değil zarar getirir.

- İç piyasadaki oyuncular faiz artışı istemiyor. Faiz artışı onlara yük getirir.

- Faiz artışını isteyen tek kesim yurtdışından Türkiye'ye faizden para kazanmak için döviz gönderenlerdir.

Bir konuya daha dikkat çekmekte yarar var. Cari açık sorunu baş kaldırmaya başladığı 2003 yılından bu yana hükümetin "Yüksek faiz-ucuz döviz" politikasına medyada 2 kişi bayrak açtı. Ege Cansen ve Tevfik Güngör Uras.

Hemen her yazılarında yüksek faiz -ucuz döviz yanlıştır diye yazdılar.

Cari açık büyüyor diye yazdılar.

Nihayet Merkez Bankası yüksek faizin zararını anladı. Yüksek faizi aşağıya çekti.

Uzun süre "cari açık" büyüyor uyarısı gene dikkate alınmadı.

Derken şimdi "cari açığı da azaltma arayışı başladı".

Ne ilginçtir ki bugüne kadar yüksek faize alkış tutanlar, cari açık önemli değildir diyenler, hızlı şekilde pozisyon değiştirme başarısını gösterdiler. Gerçek görülsün de ötesi önemli değil.